ائلچین

تورک دیلی و ادبیاتی

Türklerde Alfabe ve Kimlik

+0 بگندیم

Türklerde Alfabe ve Kimlik

  Dr. Hatice Şirin

Dili kalıcı kılmaya yarayan alfabelerin yaşı, dillere göre çok genç olsa da, alfabeler veya geniş anlamda yazı sistemleri, yeni çağlarda bir üst yapı kurumu olarak, tıpkı dil gibi, kimliğin hem yansıtıcısı hem de yapıcısı haline gelmişlerdir. Eski çağlarda ise, yazı sistemleri, din ve yönetim aristokrasisinin tekelinde olan şifreli anlaşma araçları olarak imtiyazlı bir sınıfa hizmet vermekteydi. Böylelikle, eski çağların elit tabakası, bildiklerini yazıya döküp "bilen ve unutmayan" bir sınıfa giriyor ve idare ettiği halk yığınını daha kolay denetim altına alıyordu. Yazının modern çağlara oranla daha sıkışık bir çevreyi kaplayan ve dolaylı olan kimlik belirleyicilik işlevi, işte daha bu çağlarda ortaya çıkmış ve söz söyleyen ile yazı yazan birbirinden ayrılmıştır. Günümüzde bile, okuma yazma bilmeyenler tarafından, yazıyı bilene duyulan saygının kökünde, eski çağlara ait bu sınıflandırma yatmaktadır.

Yazıyı, fonetik bir araç haline getiren Orta Çağ'ın tüccar sınıfı içinden çıkan peygamberler, yaydıkları dini kalıcı kılmak ve kitlelere yaymak için, bu teknik aracı sıkıştığı dar çevreden kurtarmışlardır. Ancak, dinle (veya inançla) birlikte, peygamberin mensup olduğu milletin dili de aynı ölçüde yayılmaya başlayınca, toplumlar din ve dil olgusunu sorgulama yoluna girmişlerdir. Bu iki olgunun birbirinden bağımsız oluşunun geç fark edilmesi, birçok topluluğun millî kimliğini ortaya koymasını da ertelemiştir. Çağlar boyunca en önemli işlevlerinden biri, din adamlarının sözlerini taşımak olan yazı ise, din ve dil dışı bir araç olmasına rağmen, din boyutunda bir kimlik yansıtıcısı olmaktan uzun zaman kurtarılamamıştır.

Cumhuriyet dönemine kadar Türk insanının yazıya bakış açısına da, bu kısır döngü hakim olmuş ve kullanmakta olduğu yazı sistemini, dinî kimliğini sergileyen bir sembol gibi değerlendirmiştir. Alfabeye yüklenen bu sembolik değer, Gök Tanrıcı, Maniheist ve Budist inanışlarla kullanım alanına giren yazı sistemlerinden ziyade, özellikle İslamiyet'i taşıyan alfabeyle giriftlik kazanmış ve dili kalıcı kılmaktan başka işlevi olmayan işaretler, adeta Allah'ın birer tecellisi gibi algılanmıştır. Müslümanlığın farzları ve Kur'anı Kerîm ayetleri arasında "Arap harfleriyle yazınız!" şeklinde bir emir olmamasına rağmen, söz konusu alfabenin değiştirilmesi bir yana, yeniden şekillendirilmesi (reform, ıslah vs.) bile tartışmaya açılamamıştır. Tanzimat'ın sağladığı serbestlik ortamında ortaya atılan terakki amaçlı fikirlerse, Cumhuriyet devrine kadar, başladığı noktadan çok da ileriye taşınamamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmesiyle sonuçlanan sistematik çürümelerin kaynağındaki eğitim eksikliği, toplumu yavaş yavaş imha etmeye başlamışken, bu çürüme ve çöküşten sonra, Atatürk liderliğinde, millet olarak bir toparlanma ve yeniden kurulma aşamasına girilmiştir. Bu aşamada, atılacak her adımın ön hazırlığı son derece titiz yapıldığından, dinle beraber dinin halifesini de hatırlatacak en ciddi unsurlardan biri olan Arap alfabesinin, tarihî bir hatıraya dönüştürülmesinin zamanlaması mükemmel biçimde ayarlanmıştır. Böylece, alfabenin Latinleşmesi, asrın başında bazı grupların "Hıristiyanlaşma endişesi" taşıyarak karşı çıkmasına rağmen, gerçekleşmiştir. Din ve dil, din ve alfabe olgularının birbirinden bağımsız olduğu hatırlanacak olursa, Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki devrimlerin, bize gerçek kimliğini (Türklüğünü ve Türkçesini), devletini ve okur yazarlık hakkını kazanmış bir milleti ve dini yaşamayı engellemeyen bir sistemi armağan ettiği anlaşılır.

Türkçenin, bu Latin ve ondan önceki Arap alfabesinden başka, birçok yazı sistemiyle buluştuğu, hatta yer yüzünde en sık alfabe değiştirmiş toplumun Türkler olduğu bilinmektedir. Tarihî Türkçeye uygulanan yazı sistemleri incelendiğinde, on kadar alfabe ve yazı sisteminin tamamının bir din veya inancın doğrudan veya dolaylı taşıyıcıları oldukları ortaya çıkmaktadır. Bilhassa Orta Çağ'da Türklerdeki karışık alfabe kullanımı, Türklerin dört bir yandan çeşitli dinleri temsil eden misyoner gruplarla yakın temasta olduklarını gösterir. Türklerin benimsediği tarihî alfabeler arasında, Göktürk yazısı dışındaki sistemlerin hepsi, bir din veya inancın kabulünün hemen ardından kullanım alanına girdikleri için, dokularında siyasî kimlik barındırmazlar. Son devir alfabeleri şeklinde adlandırılabilecek Latin ve Kiril sistemlerini ise, sosyal ve siyasî seçimler oldukları için farklı boyutlarda değerlendirmek gerekir. Latin alfabesi, dağılmaya yüz tutmuş bir toplumu uluslaştırma gayretiyle örülmüş zincirin son halkalarından birini oluşturarak, Türk alfabe tarihinin sosyal basamağındaki yerini alır. Kiril alfabesi ise, Çarlık devri bakanlarından Milyutin'in "Rus alfabesi, kılıçla başlatılanı bitirmelidir"1 cümlesiyle açığa çıkan bir imha siyasetinin ürünü olarak Türk alfabe tarihinde belirirken bir ilke de imza atar: Türkler ilk kez, bir yazı sistemini kendi istek ve iradeleri dışında kullanmaya başlamışlardır.

Türkler, bozkır kültürüyle yaşadıkları devrelerde, atalar kültü, tabiat güçleri ve Gök Tanrıcılık inanışlarına sahip olup kendi millî yazı sistemlerini (Göktürk) kullanmaktaydılar. Yazının sihirli gücünün olduğuna inanılan bütün eski kültürlerde olduğu gibi, bozkır Türklerinde de, yazının ilk işaretleri sayılabilecek damgalar,2 totemin ve koruyucu ruhların resmini veya suretini belirtmek üzere ilahîsihrî boyutta kullanılmıştır. Damgaların, Sümerlerdeki kil tabletlere denk bir fonksiyonla, bozkır Türklerinde boyun mülkiyet nişanları olarak ticarî ve iktisadî işlevleri de bulunmaktaydı. Eski Türk toplumundaki damgaların ilahîsihrî boyutunun asırlar sonraki uzantısı muska, hukukî işlevinin uzantısı ise, tuğra ve mühür şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Gerek ilahî gerekse hukukî amaçlar, damga işiyle uğraşan kişinin bilgeliğini ve muteberliğini gerektirdiğinden, damgacılar eski Türk kültüründe muhtemelen ruhânîhikemî kimlikli şamanlar, kamlar3 ile idarî, siyasî ve hukukî kimlikli kağan sülalesi veya yakınları arasından çıkmıştır. Bu düşünce, Kül Tigin (Költigin) ve Bilge Kağan kitâbelerinin kâtibi Yollug Tigin'in4 Kül Tigin'in yeğeni oluşuyla (KT, Güneydoğu; BK, Güneybatı) ve kitâbelerin muhtelif satırlarındaki bilgilerle doğrulanmaktadır: Kül Tigin'in cenaze törenine gelen yabancı devlet erkânından söz edilen satırlardan birinde Çin, Tibet, Soğut, İran, Buhara ülkelerinden gelen generallar ve vezirlerden sonraki protokol sırası Türgiş Kağanlığı'ndan Makaraç Tamgacı'ya ve Oğuz Bilge Tamgacı'ya verilmiştir. Bu damgacıların (mühürdâr, kâtip) yanında resim ve kitâbe taşı yapıcısı Tabgaç kağanının yeğeni Çang generalin de törende bulunduğu belirtilir (KT, Kuzey). Kısacası, eski kültürlerin çoğunda karşılaşılan yazının kutsiyeti ve sihrî gücü inancının bir yansıması olarak, eski Türklerde de yazıyı, ruhânîler ile seçkin zümreye mensup kimseler öğrenip kullanmıştır.

Yazı, totemist ve çok tanrılı eski kültürlerde, ticarî bir araç olduğu kadar, sihirbaz, kâhin, falcı, hekim veya genel anlamda ilahî güç sembolü kişilerin büyü gereçlerinden biri ve bu kişilerin şifreli anlaşma vasıtaları olarak da hizmet etmiştir. Bu durum, yazının linguistik olmayan ilahîsihrî amacıdır ve bu tarzdaki yazı sistemleri, alfabe sosyolojisinde "kült yazısı" olarak adlandırılır. Yazının bu kutsiyeti, Grek adlandırmalı hiyeroglif (hierös "mukaddes"+glyphein "hakketmek, kazımak") sözünün anlamından anlaşılacağı gibi, aynı tür yazıya Mısırlıların verdiği mdwntr "Tanrıların sözü" adlandırmasında da belirgindir.5 Yukarı Yenisey havzasındaki eski kurganlardan çıkan eşyalar üzerindeki Göktürk yazılarını ilk keşfeden Alman D. G. Messerschmidt ve İsveçli Strahlenberg, bu yazıyı kendi tarihî yazılarına benzeterek runik "mistik, esrarlı" olarak vasfetmişlerdir. Bu sözün adlandırma değil, sadece bir nitelemeden ibaret olduğu anlaşılmayınca, en eski Türk yazı sistemi, literatürde "esrarengiz" anlamına gelen Normanca bu kelimeyle tanınagelmiştir. Gerçekten de, runik sözünün karşıladığı anlam, kült bir yazıçizinin halefi sayılabilecek ve hatırlatmabildirme fonksiyonundan dolayı "kullanma yazısı" olarak değerlendirilebilecek Göktürk yazı sistemini bilinmeyenin kutsiyeti açısından iyi nitelemektedir.

Göktürk yazısı, asrın başında iki ünlü Rus bilim adamının (Aristov ve Mallitskiy)6 teorisine göre Türk damgalarına dayanmaktadır. Bu teoriyle, Göktürk yazısını Sami kaynaklı gösterme gayretine dayanan ikinci teori arasındaki gidiş gelişler,7 yine ikisi Rus, biri Polonyalı Türkolog tarafından8 damgalar ve Türklerin tabiî yoldan türettikleri piktogramlar (resim yazısı) ve ideogramlar (kavram yazısı) lehine sonuçlandırılmıştır. Göktürk alfabesinin runikliği, yani "kült" kaynaklı bir yazı oluşu, işaretlerinin çoğunun büyü ve mülkiyet9 sembolleriyle birlikte, eski Türklerce soy ve kabile ayrımı için kullanılan damgalardan kaynaklanmasına bağlıdır. Kamuya ve müstakbel kağanlara Türk siyasetinin, ekonomisinin ve düşünce sisteminin duyurulduğu kitâbelerde ise, Göktürk yazısı, yazı sosyolojinin ikinci türü olan "kullanma yazısı" halinde karşımızdadır. Tıpkı hiyeroglif yazının çok işlekleşmiş bir türünün artık demotik (demos "halk, sıradan insanlar") yazıya dönüşmesi gibi (M.Ö. VII. yy.),10 Göktürk yazısının "kült yazı" olmaktan çıkıp "kullanma yazısı" olarak işlev görmesi, şimdiki arkeolojik bilgilerimize göre, kitâbelerden yaklaşık iki asır öncesine dayanmaktadır. Bununla beraber, yazının bilicileri, hâlâ yukarıda sözü edilen seçkin zümredir. Göktürk yazısının, VI. yüzyıldan beri "kullanma yazısı" olduğunun en açık işaretlerinden biri, Min'deki Sui Hanedanı İmparatoru Yangti'ye (607) ve Bizans İmparatoru II. lustinos'a (568) Göktürk kağanlarının gönderdiği iki mektuptur.11

Göktürk yazı sistemi, şimdilik bilinmeyen bir tarihte Türkler tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Türk damgalarının ve ideogramlarının gelebileceği en ince ve ekonomik noktayı gösteren Göktürk yazılı ilk metin örneği, M.Ö. IVV. yüzyıllara ait olduğu tespit edilen Esik Kurganı'ndan12 çıkarılan gümüş bir çanağın içine kazılmıştır; ancak bu yazının bilim ölçülerine uyan bir okuma denemesi henüz yapılamadığından, 687692 yıllarına tarihlendirilen Çoyr kitâbesi, Göktürk yazılı en eski metin olarak kabul edilmiştir.13

Çoyr kitabesi ve diğer Türk abidelerinin hepsi, Göktürklerde ve Göktürk öncesi Türk topluluklarında tabiat güçlerine, atalar kültüne ve Gök Tanrıcılığa dayanan eski Türk inanışındaki14

"hareket ve mekanı aşma esaslarına"15 uygun davranan bir insan tipini tasvir eder. Bu tip, kendisini, savaşçı asker ve fetihçi hükümdar kimlikleriyle, halkta ve idarî makamlarda göstererek, Altay bölgesinden Orta Avrupa'ya kadar ilerlemiş; adım attığı her toprakta uzun ömürlü devletler kurmuştur. Orta Doğu kökenli dinleri henüz tanımayan ve fetihlerin ideolojik temelini, kendi millî inançlarından alan Hun, Avar, Göktürk ve Peçeneklerin yaptığı akınlara ve Avrupa'ya kadar yayılmalarına benzer bir faaliyeti, asırlar sonra, fetih politikasını farklı bir din kültüründen alan Osmanlı Türkleri, gerçekleştirmiştir. Göktürk yazısını kullanan Türkler arasında henüz Budizm ve Maniheizm gibi insanlığı sukûnete telkin eden inanç sistemleri yayılmadığından, eski Gök Tanrıcı inanışlarına uygun insan tipine göre davranış şekilleri sergileyerek, gelişmiş savaş stratejilerinin yaratıcısı, fetih siyasetinin hareketli tipleri ve "dünyanın en iyi askerleri"16 olarak tarihe geçmişlerdir.

Göktürk yazısı, Göktürk Konfederasyonu çatısında yaşayan ve Göktürklerden daha erken bir zamanda bağımsız hareket etmeye başlayan diğer Türk toplulukları tarafından da benimsenmiştir. Göktürk Devleti'nin tebâsı olup kağanlığın idarî zaafa düştüğü VII. yüzyılın ilk çeyreğinde müstakil bir devlet kuran Hazarların Göktürk yazısını kullandıkları bilinmekte ve bu konuda geniş bir literatür bulunmaktadır. Orta Macaristan'da 1799'da keşfedilen Nagy Szent Miklos hazinesindeki altın kaplar üzerindeki Göktürk harfli Türkçe kitâbelerin, 942970 yılları arasında Macaristan'a yerleşen Peçenek Türklerinin mirası olduğu Macar Türkolog Gy. Nemeth tarafından tespit edilmiştir. 17 Yine Macaristan'da bulunan VII. yüzyıla ait Avar mezar taşları, Göktürk yazılı kitâbelerden oluşmaktadır.18 Bu geniş coğrafî yayılım, kaynağını Türk damgalarından alan Göktürk yazısının, tarihteki çeşitli Türk toplulukları tarafından, bugünkü Moğolistan sınırları içinden Macaristan'a kadar taşındığını ve dünyanın en eski iki kıtasındaki muhtelif arazilerde Türklüğün izini bıraktığını göstermektedir.

Göktürk yazısı, tarihî Türkçenin kaydı için bir inancın veya dinin etkisiyle seçilmiş diğer yazı sistemlerinden (Mani, Brahmi, Tibet, Nasturi gibi), hem fonetik kullanışlılık hem de köken bakımından ayrılmasıyla, orijinal bir sistemdir. Zira, Türklerin benimsediği yazı sistemlerinin tamamı, yukarıda belirtildiği gibi bir inanç veya din seçiminin hemen arkasından kullanım alanına girmiştir. Avrupa ve Orta Doğu'da, Hıristiyanlığın bazı mezhepleri ve kitabı olmayan dinler takibata uğrayıp bunların inananları şiddetle cezalandırılırken, Orta Asya Türklüğü gerçek bir humanizm ve müsamaha ile kapılarını bu inançların temsilcilerine açarak farklı inanç kültürlerini tanıma ve benimseme yoluna girmiştir. Bozkır Türklüğünde kişiye sağlanan ferdî hukuk ve hürriyet, Göktürk ve Uygur Devletlerinden çok daha önce Asya ve Avrupa Hunlarında görülmektedir.19 Bu fikir hürriyeti ve geniş ufkun bir sonucu olarak, Uygur Kağanı Bögü ile, Türklerde ilk kez bir inanış (Maniheizm) devlet dini olarak ilan edilmiştir (762).20 Bögü Kağan'ın bu inanışı seçişinin altında yatan psikolojik durumu bilmemiz imkansızdır; ancak Uygur Türklerinin askerî tecrübeden ziyade ticarî geçmişi olduğunu ve ticaretten kazandıklarıyla müreffeh bir hayat sürdükleri hatırlanacak olursa,21 hükümdarın bu tercihini, Çin seferinden dönerken yanında getirdiği Soğutlu dört Mani rahibine duyduğu şahsi sempatiyle sınırlamak doğru olmaz. Devletleri M.S. V. yüzyılda ortadan kalktıktan sonra, Çin'e kadar olan kervan yollarında koloniler kuran ve "Orta Asya'nın tüccar kavmi" diye adlandırılan Soğutlarla,22 Ötüken'de ve IX. yüzyıldan itibaren yurt tutacakları Turfan bölgesinde çok yakın ilişkiler kuran Uygurlar, bu topluluğun misyoner tüccar fertlerinden hem yararlanmışlar hem de inandıkları iki önemli dinin (Maniheizm ve Budizm) güçlü temsilcileri olmuşlardır. "Soğutlar için ekonomik sorunlar siyasal sorunlardan daha önemli, ticaret savaştan daha kazançlıdır. Yeni Tang tarihinine göre, Sogdiyanalılar, kâr neredeyse oraya gitmişlerdir... Onlar, İran ve Bizans ile olan ticaret politikasını ilgilendiren konularda Türk kağanlarını da etki altında tutmaktan hiç vazgeçmemişlerdir."23 Böylece, ticarî ve iktisadî yapılanmalarıyla ünlü iki kavim Göktürk Devri'ne oranla daha rahat bir araya gelmiş ve yakınlaşmıştır. Kısacası Uygur Hükümdarı Bögü'nün Maniheizm'i devlet dini olarak seçişinin ardında, dinî bir sebep olduğu kadar, pragmatik bir düşünüş de bulunmaktadır. Bu iki kavmin fertlerinin kültür ve sanata bakış açılarının kesişmesi, Soğutların Uygur Türkleriyle dostâne ilişkiler kurmasının diğer bir sebebidir. Uygur Devleti'nde Çinlilerle birlikte en önemli azınlığı oluşturan Soğutlar ve farklı etnik kökenlere mensup diğer Maniheistler, Hıristiyan kilisesi, Roma Devleti ve Sasani İmparatorluğu'nun acımasız kıyımlarına maruz kalan Mani inancı için aradıkları sığınağı, Uygur Devleti'nde bulmuşlar; bir ressam olan Mani'nin yaptığı minyatürler, Uygur el yazmalarında geliştirilmiş; Mani'nin doktrinlerini esas alan metinler, çalakalem yazılmayıp kağıt üzerine adeta nakşedilmiştir.

Maniheizm'in kabulüyle birlikte, Türkler arasına yeni ve farklı kökene dayanan bir alfabe de girmiştir: Maniciliğin kurucusu Mani'nin sanatçı kişiliğinden de katkılar bulunan Arami kaynaklı Süryani yazısının Estrangelo basamağından sonraki aşamasını teşkil eden Mani alfabesi.24 Estetik yönü çok güçlü Maniheist el yazmaları, Uygur Türklerinin Maniheizm'i içtenlikle benimsediğinin birer delilidir. Uygur bakşıları, Maniheist yazmaları renkli mürekkep kullanarak ve asırlar sonra İran'dan dünyaya yayıldığı düşünülen minyatürlerle bezeyerek büyük bir titizlikle ortaya koymuşlardır.25 Bu yazmalar, adı bilinen ilk Türk şairi Aprınçur Tigin'in26 Maniheist bir muhitte yetişmiş olduğunu da belgelemektedir.

Mani alfabesini kullanan Uygur Türkleri, Göktürk yazısını yazan kardeşleri gibi fetih politikası izlemekten uzaktır. Kırgızlar, 845'te Uygur Devleti'ni yıktığı zaman, Uygurlar kanlarının son damlasına kadar savaşma ihtiyacı duymamışlardır. Mani alfabesiyle yazan Uygurlar, Eski Tang Tarihi'nde onlar hakkındaki "sulak ve otlak arazi bulmak için dolaşırlar."27 ifadesini doğrulayan bir şekilde, hayat tarzlarını şehirli, sâkin, yerleşik bir medeniyet halinde sürdürmek üzere Turfan'a doğru yola çıkmışlardır. Yeni inanç sisteminin taşıyıcısı olan alfabeyle beraber çıktıkları yol, onları Tibet ve Hint Budizmi'nin taşıyıcısı olan diğer alfabelerle tanıştıracak ve geçmişteki alp kimlikleri, inanmış tüccar kimlikleriyle yer değiştirecektir. Uygurlar, Karabalgasun ve Baybalık'ta kurdukları ticarî düzenle ve Çin'de Orta Krallık'ta kurdukları bir tür bankayla Çin'in hemen hemen bütün maliyesini kontrol altında tutmaya başladıkları IX. yüzyılda28 edindikleri bilgi birikimini, yeni inançları ve alfabeleriyle Turfan bölgesine nakletmişlerdir.

Maniheizmi benimsemiş olmakla birlikte, eski Gök Tanrı inançlarını koruyan, hatta Maniheizm'den daha önce tanıdıkları Budizme doğru da meyleden Türklerdeki bu ilk alfabe değişikliği, hiç şüphesiz ani bir devrimin ürünü değildir. XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Alman, Fransız ve Rus heyetlerin Turfan'a yaptıkları keşif gezilerinde ortaya çıkarılan Göktürk yazılı el yazmaları, Mani alfabesinin radikal bir devrimle Türkler arasına girmediğinin önemli delilleridir. Türkler, asırlar boyu ucu sivri aletlerle sert zemine kazıdıkları Göktürk yazısını, Mani alfabesiyle eş zamanlı halde, fırça kullanarak ince parşömen veya diğer kağıt türleri üzerine de yazmışlardır.29 Yazının malzemesi değiştikçe, anlatılan konular farklılaşmıştır: Göktürkler, bengü taşlar üzerine siyasî manifestolarını kazıyarak Türk töresinin kutsiyetini ebedîleştirmişlerdir. Göktürk Kitâbelerinde, Mısır hiyeroglifleriyle taşa kazınan yazılardaki "sonsuzluk ve devleti birbirine eş gören anıtsal diskur"30a denk bir kamuya sesleniş duyulurken, Türklerin yeni tanıdığı inançlar, yazıyı dinî manifestoların aracı haline getirmiştir.

Gök Tanrı'ya inanan Türkler, kaya veya taş üzerine savaşlarını, düştükleri hataları, yanlış politikaları, izlenilmesi gereken doğru yolu, kısacası tarihlerini kaydetmişlerdir. Budizm'i, Maniheizm'i ve Nasturî Hıristiyanlığı seçtikten sonra ise, inandıkları dine ait hikayeleri, duaları, atasözlerini ve Irk Bitig31 gibi Maniheist muhite ait falcılık metinlerini kağıt üzerine kaydetmişlerdir. Bu suretle Göktürk yazısı, Mani alfabesiyle ve sonradan benimsenen diğer yazı sistemleriyle yanyana uzunca bir müddet kullanılmıştır. Türkler, yazı sistemi değiştirmeleri sürecinde, eskiden kullandıkları yazıyla yazılmış metinlerden yararlanmak amacıyla, bir önceki yazıyla yeni kabul edilen yazının karşılaştırmalı cetvellerini hazırlamışlardır. Ancak bunlardan sadece, Göktürk ve Mani yazılarının karşılaştırmalı cetveli günümüze ulaşmıştır.32

Uygur Türkleri, Soğutlarla olan sıkı ilişkilerinin bir sonucu olarak, Soğut alfabesini de kullanmışlardır. Bu alfabeye de, tıpkı Mani alfabesi gibi kitâbelerde değil, kağıt üzerine sınırlı sayıda Türkçe metnin kaydında başvurulmuştur.33 Soğut alfabesinin Türkler arasında çok rağbet görmediği ele geçen az sayıdaki malzemeden anlaşılmaktadır.34 Soğut alfabesinin Türk alfabe tarihindeki yeri, kendisinden geliştirilen Uygur alfabesi dolayısıyla önemlidir. Uygur ağzı, Uygur alfabesi ile klasik bir yazı dili haline gelmiş; Orta Asya'daki diğer Türk topluluklarının ortak dili de bu ağız özelliklerinin yaygınlaştığı dil olmuştur. Uygur ağzını, Orta Asya Türklüğünün ortak dili haline getiren Uygur alfabesinin geliştirildiği Soğut alfabesi, Aramî yazısının mahallî bir türüne (muhtemelen Pehlevî yazısına) dayanmaktadır;35 bununla beraber Uygur alfabesi, yayıldığı coğrafyanın genişliği ve kullanış tarihinin uzunluğu dolayısıyla millî bir Türk alfabesi olarak değerlendirilmektedir.36 Uygur alfabesini millîleştiren asıl sebep ise, Soğut alfabesinin reforme edilmiş şekillerini Soğut kavminin değil, Uygurların gerçekleştirmesi ve Uygurların kullanmasıdır. Müller'in "hakiki muahhar Soğd alfabesi diye tavsif ettiği şekil, Uygurlar tarafından işlenen ve mütekamil bir şekil arz eden"37 Uygur harfleridir.

Turfan bölgesinde Uygur Türklerinin karşılarına çıkan Tibetli, Tohar ve Hint Budist misyonerlerin faaliyetleri, Tibet ve Brahmi yazı sistemlerinin de kullanılmasıyla sonuçlanmıştır. Yarı hece yarı alfabe yazısı özellikleri taşıyan bu iki yazı sisteminden Brahmi, Sami yazısının Aramî koluna ait olup Fenike yazısındaki işaretlerle bazı ortaklıklar taşır; Tibet yazısı ise, Brahmi yazısının Gupta karakterlerinden geliştirilmiştir.38 Her iki yazı sistemiyle de sınırlı sayıda yazma kaydedilmiş olup metinler dinîfelsefî nitelikli, Budist içerikli çeviri veya uyarlamalar, kısmen de ticarî belgelerdir.

Uygur Türkleri arasına sızan inanç sistemleri arasında Hıristiyanlığın Nasturî mezhebi de bulunmaktadır; ancak, Nasturî el yazmalarının azlığı, bu seçimin küçük gruplarla sınırlı olduğunun önemli işaretleridir. Din propagandalarının kervan yolları üzerinde icra edilmesi, "Altay halklarının hepsinin Tanrı'yla (veya Tanrılarla) ilişki kuran din adamlarından çekinip saygı duymaları"39 gibi temel sebeplerle Uygur kültüründe birçok farklı din ve inancın eş zamanlı ve eş mekanlı olarak yan yana gelebilmesi, Turfan bölgesinin, Hıristiyanlığın Nasturî mezhebine mensup misyonerlerinin de birinci derecede sığınağı olmasını temin etmiştir. Uygur Türkleri, özellikte Bulayık bölgesinde koloni kuran tüccar Nasturî misyonerlerden öğrendikleri Estrangelo ve Süryani alfabeleriyle az sayıda eser ortaya koymuşlardır;40 Süryani yazılı asıl Türkçe miras ise, XI. asırda Nasturîliği kabul eden Kereyit ve Öngüt Türklerinin XIII. asra ait, Tanrı Dağlarının kuzeyinde bulunan Süryani harfli Türkçe mezar kitâbeleridir.41

Uygur Türklerinin Maniheist, Budist ve Nasturî Hıristiyanlıkla çevrilmiş bir atmosfere girmeleri, eski Türk inançlarına uygun "mekanı aşma" ve dünya hakimiyeti sağlama duygusuna göre hareket eden savaşçı Türk kimliğini, perhiz dinlerinin gerektirdiği kısmî hareketsizlik ve sabitlik boyutuna yönlendirmiştir. Hareketlerin amacı, eski bozkır geleneğindeki gibi akın ve fetih istikametinde değil, inanç ve kültür taşıyıcılığı ve tanıtıcılığı yönünde olmuştur. Gerçekten de, Uygur Devri'nde Türk kültürünün geldiği nokta, çağdaşı oldukları pek çok medeniyeti geride bırakacak kadar ileri seviyededir.42 Bozkırda bırakılan savaşçıfetihçi kimlikle tarihe mâl olan bir medeniyetin halefleri, Moğol İstilası'na kadar, Orta Asya coğrafyasındaki baskın kültürün temsilcileri olarak, pek çok kavmin kendi iradesiyle Türkleşmesinde rol oynamışlardır.43 Türklerin bozkıra ait atlıgöçebe medeniyetinin nüvesini oluşturan Gök Tanrıya ve töreye bağlılık, yerleşik medeniyete geçtiklerinde birer mukaddes mirasa dönüşürken, aynı Gök Tanrı'ya inanan Moğollar, "mekanı aşma" dürtüsüyle fetihlere başlamışlar ve geçmişte kalan bir hatıraya tekrar hayat kazandırmışlardır. Orta Asya Türklüğünün Moğol hakimiyetinde uzun yıllar yaşayıp millî kimlik ve benliğini kaybetmemesi, bu iki kavmin töre ve inançlarının örtüşmesinden kaynaklanmaktaydı.

Uygur Türkleri, Moğol İstilası'ndan itibaren, artık inançlı Budist ve Maniheist tüccar kimlikleriyle değil, kültür adamı kimlikleriyle Cengiz Han'ın oğullarına Türk Uygur alfabesini öğretmekte; Moğol sarayındaki danışmanlar, Uygur münevverleri arasından seçilmektedir. Moğol yasaları ve Cengiz Han'ın biligleri (söz), Uygur alfabesiyle tarihe geçerken, Nayman Han'ın damgacısı Uygur Taşatun, Cengiz'in mühürdarlığını yapmaktadır. Cengiz Han'ın iki mühründen biri olan kök tamga44 ise, çok önemli konularda ve han ailesi mensuplarına yazılan yazılarda kullanılmaktaydı.45 Bu suretle, fetih ideolojisiyle hayatını belirlemiş bozkırlı bir atadan gelen şehirli Uygur, aynı fetih siyasetini izleyen ve Gök Tanrı'ya inanan kardeş bir kavmin liderinin kültür danışmanlığını yaparak, üçüncü bir kimlikle, aydın kimliğiyle karşımıza çıkmaktadır. Şehirli ve entelektüel Uygurun şöhretli yazısı, Fatih Sultan Mehmed ve Muhammed Babur Han'ın sarayına kadar girmiştir. Uygur alfabesi, Osmanlı sarayında değişikliğe maruz kalmadan aynen kullanılırken,46 HindistanTürk İmparatorluğu'nda, Babur'un icat ettiği "Babur Hattı"na47 kaynak teşkil ederek, Arap harflerine alternatif bir alfabe arayışına girilmiş; ancak bu yazı Arap alfabesinin karşısında uzun ömürlü olamamıştır.

Tarihî Türk devletleri arasında dört büyük dinden birini (Museviliğin Karay mezhebi) hükümdarlık ailesi olarak devlet nezdinde ilk tanıyan Türk devleti, Hazarlar olmuştur (786809).48 Göktürk Devleti'nin en batı kanadında, Karadeniz'in kuzey bozkırlarında yaşarken, 630 yılında kağanlık içindeki bunalımın ardından bağımsızlık ilan eden Hazarlar, bu din tercihinden sonra İbrani alfabesini öğrenmişler ve onların torunları Karay Türkleri bu alfabeyi kullanmaya asırlarca devam etmişlerdir.49 Hazarlar, Uygurların Türk alfabe ve kültür tarihinde gösterdikleri belirleyici rolü yakalayamamışlar; bununla beraber devlette sağladıkları asayiş ve yaşadıkları müreffeh hayat, Batılı araştırmacılar tarafından Pax Khazarica "Hazar barışı"50 olarak değerlendirilmiştir. Hazarların tarihte kalmış bir devlet olmalarının temel sebebi ise, devletin üniter bir yapısının olmaması, dil ve din birliğinin bulunmaması, töreye bağlı askerlerin giderek ticarete yönelmesi ve onların yerini "ücretli askerler olarak Harezm ve civarından gelen Müslümanların (Kalizler) alması"dır.51 Hazarların İbrani yazısıyla herhangi bir miras bırakmayışı, söz konusu alfabenin çok dar bir çevrede (muhtemelen hakan ve yakınlarını içine alan bir muhitte) sıkıştığını, belki de sadece mukaddes kitabı okumak üzere sözlü olarak (ezberden) öğrenildiğini akla getirmektedir.

Musevi Hazar mirasının asıl varisleri Karay (veya Karaim) Türkleri ise, etnik adlandırmalarını İbranice karaim "okuyanlar" (< kara "okumak",im = çokluk eki) sözünden alarak,52 millî kimliklerini "Eski Ahit'in okuyucuları" olarak belirlemişlerdir. Karay Türkleri, kendilerini İbranice bir kelimeyle adlandırırken, millî kimliklerinin asıl belirleyicisi olan dillerini hiçbir zaman unutmayıp gerek mukaddes kitabı gerekse sözlü edebiyat ürünlerini Kıpçak Türkçesinin bir ağzı olan Karay Türkçesiyle vermişlerdir.53 Haçlı seferlerinden sonra zayıflamaya başlayan Karaylık inancı günümüzde sadece Türkler arasında varlığını sürdürmekte olup Kırım ve Doğu Avrupa'nın dışında İstanbul ve Kahire'de çok küçük birer Karay cemaati kalmıştır.

Bazen eş zamanlı olarak bazen de farklı devrelerde birçok din ve inanç sistemini benimseyen Türkler arasında Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebini seçtikten sonra Grek yazısını kullananlar da bulunmaktadır. Orta Avrupa'ya yönelen Türk toplulukları arasındaki Hun, Avar, Peçenek, Uz ve Kumanlardan bazı grupların Bizans Devleti tarafından esir alınıp sınır boylarına ücretli askerler olarak yerleştirildikleri, bu suretle Hıristiyanlığı benimseyip Grek alfabesini kullandıkları bilinmektedir.

Söz konusu zümre, Karamanlı Türkçesi adıyla bilinen ağızla XVIII. yüzyıldan itibaren çok zengin bir edebî miras bırakmışlardır.54 Bu grup, Osmanlı topraklarında Türk gelenekleri içinde yetişip Türkçe konuştukları ve kendilerini Türk hissettikleri halde, Lozan Antlaşması'nın VI numaralı ekindeki "Türk ve Rum Ahalinin Mübadelesi" kanunuyla, Rumlarla birlikte Yunanistan'a gönderilmiştir. Bu gidişle birlikte, Grek alfabesiyle Türkçe eser bırakma geleneği de son bulmuştur. Türkçe konuşup Ortodoks inancın gereklerini yerine getiren bu grup, uzun müddet çifte kimlik şemsiyesi altında kaldıktan sonra Grekleşip genel Yunan kültürü içinde önemli bir renk oluşturmuştur.

Türklerin Uygur alfabesinden sonra en uzun süre kullandıkları ve Göktürk alfabesinden sonra ilk defa bir yazıya mukaddesat yükledikleri sistem, Arap alfabesi olmuştur. Türk dünyasının doğuda Karahanlılar, batıda Oğuzlarla kitleler halinde kabul ettiği İslam dininin sadece yazısı değil, Türklerin çok iyi tanıdığı "gaza ve fetih"55 ideolojisi de Türklük içine girmiştir. Türkler, bu tanıdık ideolojiyle, dünya tarihindeki en uzun ömürlü imparatorluklardan birini kurup XVIII. yüzyıla kadar yeryüzünün süper gücü olarak yaşamışlardır. Tarihçiler tarafından kurulan "Dünya tarihinde Türklüğün İslam'a intisabı kadar, başta önemsiz görünen, fakat sonunda büyük tesiri olan bir başka hadise gösterilemez."56 cümlesi, "cihan hakimiyeti mefkuresi"yle sürekli genişleyen Osmanlı İmparatorluğu'na telmihte bulunduğu kadar, Orta Asya Türklüğünü de söz konusu etmektedir. Zira İslamiyet, Karahanlı Devleti'nden, Harezm, Çağatay, Altınordu, Memlûk, HintTürk, Gazne, Selçuklu ve nihayet Osmanlı Devletlerine kadar benimsenmiş bir dindi.

Arap yazısı, Türk toplulukları arasında X. yüzyıldan itibaren kullanılmışsa da, İslam kültürü, İslam halifeliğine ait toprakların büyük bir kısmını, I. Selim'in Osmanlı İmparatorluğu'na katmasından sonra, Türkler arasında geniş ölçüde yayılmıştır. "Araplar, İslamlıktan önce kurulan dinsel her şeyi batıl saydıkları"57 için, Türklerle tanıştırdıkları dinlerinin en önemli vasıtası "Kur'an alfabesi"ni öğrenen Türk uleması da, batıl olana, yani diğer alfabelere karşı, "İslam'ın yazısı"nı bir tür cihat sembolü olarak değerlendirmiş ve bunun için gerekli propagandaları yaparak, Arap alfabesinin geniş Türk dünyası coğrafyasında asırlarca kullanılmasını sağlamıştır. Bununla beraber, bilhassa Doğu ve Kuzey Türkleri, söz konusu alfabenin kullanılma sürecinde, Arap yazısını, dokunulmazlığı olmayan bir sembol şeklinde değerlendirmeyip pragmatist davranmışlar ve bu yazı için gerekli görülen reformları gerçekleştirme yoluna erken zamanlarda girmişlerdir.

Osmanlı Türklüğü ise, birçok toplumda görülen din ile yazı arasındaki ilişkiyi çok ileri götürerek, "her sözü ilahî bir değer taşıyan" Kur'an'ın yazısına sadece kutsallık izafe etmekle kalmamış; zirveye taşıdığı ve rik'a, divanî gibi türlerini icat ettiği hat sanatını çeşitli yapı ve eserlerdeki kaligrafi örnekleriyle ebedîleştirmiştir. "On dördüncü yüzyıl sonlarında İran'dan Türkiye'ye geçen ve Bektaşi dervişleri tarikatınca benimsenen bir doktrine göre, Allah'ın imajı insan yüzüdür; insanın özelliği dildir; dil de Allah'ın, insanın ve ebediyetin bütün sırlarını içine alan Arap yazısının yirmi sekiz harfiyle ifade edilir."58 Yahudilikte kabalacılık, Müslümanlıkta ise hurûfilik adıyla bilinen bu doktrin, Sünnî Müslümanlarca benimsenmemiş olmasına karşılık, "Kur'an yazısının mukaddesat"ı fikri yaygın bir realite olmuştur.

Arap alfabesi, Kuzey Sami kaynaklı yazı sistemlerinin hepsinde görülen ünsüz çatılı yapısıyla, bir ünlü dili sayılabilecek Türk dilinin fonetiğini tam yansıtamasa da, kullanıldığı tarih boyunca Türk devletlerinin ortak yazısı olarak birleştirici bir bağ konumunda olmuştur. Doğuda Karahanlılar, batıda Selçuklu ve Osmanlılar, kuzeybatıda İdilBulgarlar, güneyde Memlûkler, Arap alfabesini, eski dünyanın Latin alfabesiyle beraber en yaygın alfabesi haline getirmiştir. Türklerin alfabe seçimleri, Yazı Devrimi'ni hariç tutarsak, hiçbir zaman keskin geçişler halinde gerçekleşmediğinden, İslamiyet'i kabul eden ilk Türk devleti Karahanlılar Devri'nde, Uygur alfabesi, Arap yazısıyla uzun müddet yanyana kullanılmış; hatta aynı metin için her iki alfabeye başvurulduğu da olmuştur. Bu paralelliğin en ünlü örnekleri, bilindiği gibi Türk edebiyatının şâheserleri Kutadgu Bilig59 ve Atebetü'lHakâyık'tır.60 Bu hacimli eserlerle beraber, kısa ve basit "bir mahkeme kararının, bir kadı hüccetinin şahitler kısmında da, yukarıdaki metin ister Türkçe ister Arapça olsun, imza yerine geçen isimler Uygur harfleriyle yazılabiliyordu."61 Böylelikle, çeşitli din ve inançların kabulüyle Türkler arasına giren Kuzey Sami kaynaklı yazı sistemlerinin (Soğut, Mani vb.) uzunca müddet, yerli Göktürk yazısıyla bir arada yaşatılmasının belgelerine rastladığımız gibi, Arap alfabesine de devrim niteliğinde bir geçişin gerçekleşmediğine dair delilleri, İslam muhitindeki Türklerin en eski metinlerinin kaydedildiği Uygur alfabesinde görmekteyiz.62

Ancak, Karahanlılar Devri'nde, edebî eserlerde çift alfabe kullanılması ve diplomatik yazışmaların Uygur harfleriyle gerçekleştirilmiş olması, Arap ve Fars kültürü tesirinin, diğer Müslüman Türk devletlerinde olduğu gibi, gün geçtikçe artmasını ve millî birliği sağlayan dilin, prestij alıntıları yüzünden, istila tehlikesiyle karşı karşıya kalmasını önleyememiştir. İlk önce din dili, sonra da bilim dili olarak Arapçaya verilen değer, bu dilden çevrilen eserler kanalıyla Türkçeye yerleşen sayısız kelime ve terkiple sonuçlanmıştır. Arapça unsurların Türkçeye girişini hızlandıran ve kolaylaştıran birinci sıradaki köprü ise, alfabe olmuştur.

Dildeki alıntı sözlerin artması, Türklerin Araplarla aynı dini yaşamaya, dolayısıyla aynı alfabeyi kullanmaya başlamalarının tek sonucu değildir. Özellikle Batı Türklüğü, hilafetin Türk sultanına geçmesinin hemen ardından, kültür emperyalizmi denilebilecek bir sürece girerek, bilim dilini Arapça, kültür dilini ise Farsçayla yürütmeye başlamış ve millî kimlik bir çalkalanma devresi geçirmiştir. Bu süreç, Müslüman Türklerce canlı bir dil (Arapça) karşısında gerçekleşirken, benzer bir süreci Hıristiyan Avrupa milletleri, hatta HintAvrupalı olmayan Hıristiyan halklar ölü bir dil (Latince) karşısında yaşamış ve "çocuklarının eğitimine dinlerinin de dili olan Latince öğreterek başlamakla kalmamışlar; her türlü bilim ve sanat faaliyetlerini bu dille yapmışlardır."63 Her din, kendisini benimseyen milletçe, o dinin alfabesi ve "kitabının" diliyle kabul edildiği için, söz konusu çalkalanmalar, tabiî birer süreç olarak değerlendirilmelidir.64 Rönesans'a kadar asırlar boyu, Avrupa milletlerinin yazı dili olan Latince, Hıristiyanlığın diliydi ve bu dile karşı ilk tepkiyi, Dante, İlahî Komedya'sını ana dilinde yazarak gerçekleştirmişti. 1530 yılında, Luther'in İncil'i Almancaya çevirmesi, XVI. yüzyılda I. Fransuva'nın idarî ve hukukî yazışmaların Fransızca yapılmasını emretmesi65 gibi hareketler ve Latin alfabesinin İncil'den farklı işaretler ve eklemelerle Avrupa milletlerinin ana diline göre reforme edilmesine benzer girişimler, Osmanlılarda şahsî çabalar halinde gerçekleştiğinden, dilin yabancılaşma getiren dış unsurlardan temizlenmesi ve alfabenin ıslah edilmesi çok gecikmiştir. Oysa Avrupa'da Rönesans hareketiyle yerli dillere karşı gösterilen hassasiyete benzer uyanışlar, Türklerde daha XIII. asırda, idarî düzeyde Karamanoğlu Mehmed Bey'in ünlü fermanıyla başlamış (1261); bunu izleyen yüzyıllarda Orhan Gazi'nin vakfiyesini ve Fatih'in Kanunnâmesi'ni Türkçe yazdırmasıyla devam etmiştir. Millî kimliğin temeli olan dili, din ve coğrafya yakınlığı kurulan kültürlerden arındırma girişimleri ve genel yerlileşme eğilimleri, Anadolu'da XIII. asırda başlamıştır. Aynı geleneğin Orta Asya'da kağanların, halkı ve gelecekteki idarecileri, yabancılaşmaya karşı durmaksızın uyardığı Orhun Abidelerine kadar (VIII. yüzyıl) dayandığı bilinmektedir.66

Eski Türkçe çağından beri Türklüğün zaman zaman gündemine gelen "Türkçecilik" hareketleri, Karahanlı Dönemi'nde Kaşgarlı Mahmud, Çağatay sahasında ise Ali Şir Nevaî ile büyük yankı bulmuştur. Bu isimsiz akımlar, Anadolu'da Yunus Emre, Hoca Dehhani, Gülşehrî, Aşık Paşa, Kaygusuz Abdal gibi şairlerin eserlerinde kendisini gösterip XV. yüzyıldan itibaren Aydınlı Visâlî ve Necatî'yle sürmüş; Edirneli Nazmî ve Tatavlalı Mahremî'nin öncülüğünde XVI. yüzyılda Türkii Basit'le adı konmuş bir akım haline gelmiştir;67 ancak bu sade Türkçecilik akımı rağbet görmemiş ve XVII. yüzyılda şair Nâbi'nin başlattığı mahallîleşme ve Türkçenin ifade gücünü öne çıkarma gayretleri Evliya Çelebi ve Nedim gibi tek tük isimlerde görüldükten sonra Tanzimat'a kadar gelinmiştir.68

Arap alfabesinden yararlanma zorlukları, ilk defa XVII. yüzyılda Katip Çelebi'nin "Herkes onaylar ki müddeti ömründe doğru yazılmış bir kitap öğrenememiştir"69 cümlesiyle dile getirilmiştir. Türk dili için başlatılan mücadelenin, Anadolu topraklarında XIII. yüzyıla kadar inmesine karşı, alfabenin millîleşmesi veya reformu için bu kadar geç bir zamanda uyanmanın ardındaki temel sebep, yazının "ilahî ve ebedî" bir zırha büründürülerek millî kimliğin üstüne çıkarılmasıydı. Oysa, Arap alfabesi, İbrani, Grek, Latin ve daha birçok yazıyla birlikte, Kuzey Sami yazısından çıkmıştır ve geçmişleri eski resim yazılarına, ideogramlara, ticarî ve totemistik bazı damga ve işaretlere dayanmaktadır.70 İşte bu gerçekten habersiz Osmanlı uleması, yazının ıslahı konusuna asırlar boyu tabu olarak yaklaşmış ve Tanzimat'a kadar bu konulardan söz edilememiştir.

Tanzimat aydınlarının Batı dünyasındaki eğitim ve teknoloji üstünlüğünü fark etmeleriyle başlayan alfabe odaklı tartışmalar, değiştirme veya devrimden ziyade ıslah ekseni üzerinde dönmüştür. Tanzimat'ı takip eden yıllarda (1862), Münif Efendi, "Cemiyeti İlmiyyei Osmaniye"de verdiği bir konferansta71 alfabenin ıslahı cihetine gidilmesi düşüncesini ortaya atarak, kendisinden beş yıl önce (1857) aynı fikri ortaya atan Azerbaycanlı Mirza Fethali Ahundzade'yi72 desteklemiştir. Islahatla ilgili bu düşünceler, II. Meşrutiyet'e kadar Ahmed Cevdet Paşa, Ebuzziya Tevfik, Ali Suavi, Necip Asım, Veled Çelebi, Ahmed Vefik Paşa ve Şemseddin Sami tarafından da benimsenmiş ve Arap yazısı, ıslah edilmiş yeni şekilleriyle kullanılmaya başlanmıştır.73 II. Meşrutiyet'le beraber, tartışmalar yeni bir boyut kazanmış; ıslah taraftarlarının karşısına, hurûfı munfasıla (harflerin ayrı yazımı) fikriyle ortaya çıkanlar olmuştur. Hurûfı munfasıla, Dârü'lMuallimîn öğretmenlerinden Ali Nusret'in (Cenap Şahabettin'in kardeşi) Tanin gazetesindeki yazılarıyla gündeme gelmiş; 1913'te Celal Sahir'le taraftar bulmuş; Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın emrinden sonra hattı cedid veya Enver Paşa Yazısı adlarıyla orduda bir süre kullanılmıştır.74

Bu tartışmalar ve girişimler, harflerin reformunu hayata geçirme konusunda başarılı olmakla beraber, imla birliğini sağlayamadığından ve okuma yazmayı beklenen seviyelere çıkaramadığından gerekli sonucu vermemiş ve yeni bir alfabe ihtiyacından söz edilmeye başlanmıştır. II. Meşrutiyet Devri yazarlarından Hüseyin Cahid (Yalçın), İçtihad dergisi sahibi Dr. Abdullah Cevdet, gazeteci Celal Nuri (İleri) ve İtikadâtı Bâtılıya İlânı Harp adlı kitabın yazarı Kılıçzade Hakkı'nın 1910'lu yıllarda başlattıkları Latin alfabesini kullanma teklifleri,75 nihayet Cumhuriyet sonrasında, 3 Kasım 1928'de, Atatürk'ün Yazı Devrimi ile sonuçlanmış ve Türkçe, Göktürk alfabesinden asırlar sonra, her fonemin ayrı bir işaretle gösterildiği kusursuz bir alfabeye kavuşmuştur. Böylelikle, yeni bir milletin yaratılmasına paralel olarak, milletin dilindeki her bir fonem için ayrı bir harf değeri bulunan yeni bir alfabe de tesis edilmiştir.

Türkler, Latin alfabesini her ne kadar resmî olarak 1928 yılında kullanmaya başlasalar da, bu alfabe Türkçe ile asırlar önce tanışmıştı. Objektif alfabe kullanımı şeklinde adlandırabileceğimiz bu durum, Türkçe konuşurların dışındaki Latin harfli kayıt ve tespitler olup bilinen en eski örneği, "Urallardan Karpatlara başlıca faal unsur olan Kıpçakların dili hakkında"76 İtalyan ve Alman Fransiskan mezhebi mensupları tarafından misyonerlik amacıyla hazırlanmış Codex Cumanicus adlı eserdir. 13031362 yıllarına ait bu eserdeki Türkçe metin ve kelime listeleri, Gotik tarzda Latin harfleriyle yazılmıştır.77

Kuzey (Kıpçak) Türkçesinin Latin alfabesiyle kaydedildiği bu ilk eseri bir yana bıraktığımızda, Latin yazısının objektif kullanımının ciddi ölçüde Batı (Oğuz) Türkçesi için devreye sokulduğunu görürüz: Osmanlı Devleti'nin üç kıtada siyasî ve ekonomik üstünlük kurduğu yükselme devri, Türkçeyi Yeni Çağ'ın prestijli dili haline getirmiş ve Batı dünyası bu dili öğrenmek üzere, konuşma kılavuzları ve gramer kitapları hazırlamaya başlamıştır. Avrupalılarca hazırlanan bu kitaplardan ilki, 1533 yılında Filippo Argenti tarafından Latin harfleriyle yazılmış Türkçe öğrenme kılavuzu Regola del parlare turcho adlı eserdir. Stuttgartlı bir Alman olan Hieronymus Megiser'in Institutionum linguae turcicae libri quatuor (Leipzig 1612) adlı eseri, Batı Türkçesinin Latin harfli ilk grameri olarak ünlenirken,78 1672 yılında Macar diplomat HarsânyiNagy'nin Colloquia Familiaria TurcicoLatina (Köln, 1672) adlı "TürkçeLatince mükâleme kitabı, basit bir dil kitabı çerçevesini fazlasıyla aşmakta ve aslında imparatorluk düzeni, durumu ve gelenekleri üzerine çok geniş bilgi vermektedir."79 XVII. yüzyılda Batı Türkçesinin en yetkin grameri Mesgnien Meninski tarafından Linguarum orientalium Turcicae, Arabicae, Persicae Institutiones, seu Grammatica Turcica adıyla yayınlanır (Viyana, 1680).80 Avrupa'da XX. yüzyıla kadar devam eden bu faaliyetlerin son örneklerinden biri, meşhur Macar Türkolog Gy. Nemeth'in Türkische Grammatik (Leipzig, 1916) adlı eseridir. Agop Dilaçar'ın Diyarbakır'da Alman subayların elinde gördüğü bu eser, yine Dilaçar tarafından I. Dünya Savaşı sırasında Suriye Cephesi'nde Atatürk'e tanıtılmıştır.81 Nemeth'in bu çalışmasındaki Latin transkripsiyonu, 1928'de yapılacak Yazı Devrimi için hiç kuşkusuz, önemli modellerden biri olmuştur;82 ancak Atatürk'ün Latin alfabesini benimsemesinin asıl sebebi, Batı'nın her alandaki hızlı yükselişine yetişme niyeti ve Latin alfabesinin coğrafî keşifler, ticaret ve sömürgecilik yollarıyla uluslararası bir yazı sistemi olma yoluna girişini ön görmesiydi. Böylelikle, XIX. yüzyıl ortalarında Osmanlılar tarafından başlatılan alfabe tartışmaları, Osmanlı Devleti'nden sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde, 3 Kasım 1928 tarihli resmî gazetede Türk harfleri yasasının yayınlanıp yürürlüğe girmesiyle sonuçlandı.83

XIX. yüzyıl, sadece Osmanlı Türklüğünün değil, Çarlık Rusyası Türklüğünün de yeni hareketlenmeler başlattıkları bir asır olmasıyla dikkati çekmektedir. 1707'de Petro'nun Moskova'da matbaayı kurdurmasından yirmi yıl sonra İstanbul'da (1727), yetmiş üç yıl sonra da Kazan'da (1800) kurulan matbaa, Türklüğün din dogmalarından sıyrılmasının en önemli araçlarından biri olmuştur.

Türk dünyasının batısında yer alan İstanbulKazan ekseninde matbaa teknolojisinin yaygınlaşması, topluma doğrudan ulaşan yayımcılığı sağlayarak, gazete ve dergiler kanalıyla farklı fikirlerin dile getirildiği bir ortam hazırlamıştır. Batı Türklerinin bu yenileşmelerinde Batı uygarlığı etkili olurken, Kuzey Türklüğüne, hem daha önce kendi reformlarına başlayan Ruslar hem de Osmanlılar model oluşturmuştur.

Hıristiyanlaştırıldıkları için, büyük kültür merkezlerinden uzak kalan bazı Türk grupları ayrı tutulursa, XIX. yüzyılın Türk dünyasında genel yazılı anlaşmayı sağlayan Arap esaslı Türk yazım gelenekleri yaygınlığını korumakta ve tarihî kimliğin bir parçası olarak devam etmekteydi. Arap alfabesinin, Türkçenin kaydedilmesindeki yetersizliğini ve zorluğunu aşma teşebbüsü (Hatta ilk ıslah tecrübeleri de diyebiliriz), XI. asırdan itibaren Karahanlı Türkçesinde "hurûfı hecâ" denilen bütün ünlüleri yazma eğilimiyle kendisini gösterip Çağatay Türkçesiyle eser veren yazarların elinde devam ederken (Nevaî imlası),84 Batı Türkçesinin imlasındaki karışıklık, XIX. yüzyıla gelindiğinde olanca hızıyla sürmekteydi. Bu karışık ve çözümü çok gecikmiş imla problemi, zaten düşük olan okuma yazma oranının gitgide daha vahim boyutlara tırmanmasına ve Batı dünyasının karşısına bilim ve teknikte cılız kalmış bir Türk toplumu çıkmasına sebep olmuştur. Bu tablonun netlik kazandığı XIX. asırda, Türk aydınları, gecikmiş de olsa, mukaddes sayılan bazı değerleri, dolayısıyla Arap yazısını yavaş yavaş tartışmaya açtılar.

Arap yazısının ıslah edilmesi tarihinde85 özel bir yeri olan Mirza Fethali Ahundzade, ne hilafetin merkezi olan İstanbul'dan ne de İslamî skolastiğin güçlü olduğu BuharaSemerkand çevresinden birisiydi. Ahundzade, her iki kültür merkezinin etkilerini taşısa bile, kendisine has bir kültür geçiş hattı olan Kafkasya'dan idi. Kendisinin Arap alfabesini ıslah etme fikirleriyle İstanbul'u ziyaret ettiği ve bir Mecidiye nişanıyla gönlü alınıp Tiflis'e pek de yankı bulmadan ve eli boş döndüğü86 bilinmektedir.

Arap harflerinin ıslahı konusunda en büyük ilerlemeyi gösteren Tatar gruplarının ise, çok özel bir yeri vardır.87 M.S. II. bin yılda en büyük iktidar ve kültür merkezlerinin başında gelen Kazan, İstanbul'un Türk dünyasına katılmasının üzerinden bir asır bile geçmemişken, 1552'de bağımsızlığını kaybetmiş "Şimal Türklerinin İstanbulu"dur. Bu ilgi çekici paralellik sonraları da devam etmiş; Batı Türklüğü çiçek açarken, Kuzey Türk uygarlık hattı çöküşe geçmiştir. "Şimal Türkleri", işte M.S. II. binin ilk beş asrında Doğu Avrupa'da, özellikle de Slav devlet hayatı ve kültürdil yapısında bıraktıkları büyük etkiden sonra egemenliklerini kaybetmişlerdir. İşgalci egemen olan Rus Çarlığı'nın "ilahî" hedefinin "vahşileri ve kâfirleri Hıristiyan imanına boyun eğdirmek" halinde gelişmesi dolayısıyla, bu çağlarda hep esas olan dinî kimliğin Tatar toplumunda da tabiî olarak Müslüman kimliği güçlendirdiği ortadadır.88

Siyaset ve askerî iktidardan yoksun olmasına rağmen gelişen Tatar ticaret burjuvalığı, fırsat bulduğu her anda millî kültürün, eğitimöğretim hayatının ve edebiyat çevresinin gelişmesi yönünde adım atmıştır. XIX. yüzyıl sonlarında mevcut medreseler dizisi, Kazan, Orenburg, Ufa, Bahçesaray, Troitsk gibi şehirleri ve genel olarak bütün İdilUral çevresini, Türk dünyasının "maarif penceresi" haline getirmiştir. Orta Çağ'dan beri güçlü geleneğini sürdüren BuharaSemerkand medreseleri mevcut olsa da, Orta Asya Türk kültürünün XIX. yüzyıl sonu ile XX. yüzyıl başlarında ünlenen birçok öğretim ve kültür adamının, bu İdilUral medreselerinde yetiştiğini ve ilk eserlerini de buralarda bastırdığını izliyoruz.

1917 Sovyet Devrimi öncesinde Türk dünyası genelinde, modern anlamda şu kimlik yapısının var olduğunu belirleyebiliriz: Balkan Türk kültür merkezlerinde, İstanbul ve İzmir gibi Batı şehirlerinde gelişen ve Kafkasya'yı içine alan bir "Türk" kimliği. Bu "Türk" kimliğinin Gaspıralı İsmail Bey'in Tercüman gazetesi vasıtasıyla yaydığı genel Türklük olduğunu ve bütün Türk dünyasında ortak bir vicdan oluşturmaya yönelen güçlü bir hareket içerdiğini de eklemek gerekir.

Bu "Türklük" ile çatışmayan, fakat çok daha coğrafî bir karakter taşıyan Türkistan kimliğinin ise, XIX. yüzyıl sonunda tamamlanmış Rus işgal yürüyüşünün mağdurluğunu taşıyan bir ortaklık olması dikkat çekicidir. Çarın 1916'da, I. Dünya Savaşı'nda sıkışan Rus ordusunun ihtiyacı dolayısıyla, bütün Türkistanlı gençleri askere alma girişimine karşılık başlayan isyan hareketi, bu kimliğin cisim gösterdiği bir nokta olmuştur. Ancak daha çok Müslümanlık özelliğiyle ortaya çıkan bu Türkistanlılığın, Altınordu Devri'nden beri geniş bir egemen güç altında birleşmemiş olması dolayısıyla, hanlıklar, devletçikler tarihi olmuş ve kimlik yapısı da boy, aşiret mensubiyetini aşan bir devletçilik milliyetine ulaşamamıştır. Bütün bunlardan ötürü de, Sovyet Devrimi öncesinde Türkistan'da, İdilUral'daki gibi ticaret burjuvazisinin geliştirdiği bir millî rönesans olmamıştır denilebilir.

İdilUral bölgesinde, daha önce tarihî adlandırmalarıyla andığımız Şimal Türkleri (Rusların yüklediği, Müslüman doğulu anlamıyla Tatarlar) ise, Türkistan kimliğinden daha gelişkin bir hazırlığa sahiplerdi. XIX. yüzyıl başından beri (1804) kurulu olan Kazan Üniversitesi, modern akademik bir geleneğin oluşmasını sağlarken, bünyesinde var olan matbaa da, Kazan'ı, Türk dünyasının İstanbul'dan sonra ikinci ünlü kitap basma merkezi yapmıştır.89 XIX. yüzyıl başından beri basılı kültürün merkezi olan Kazan, bir yandan Asya bozkırındaki başka Türk halklarının da kitap basım ve yayımı için gelişirken, diğer yandan da gelişen Türkoloji çalışmalarının yapıldığı akademik bir üs halindeydi. Bu çevredeki medreselerin öğretim tekniklerini geliştirdikleri "yeni tarz" (usûli cedîd),90 sadece okullardaki bir yenileşmeyi değil, aynı zamanda kültürün her alanına yansıyan aydınlanma (maarif) hareketini adlandıran bir şiar olmuştu.91 Millî romantizmin hemen hemen her unsurunu içinde barındıran bu Ceditçilik hareketi, tarih, dil, alfabe ıslahı, dinî hayat gelenekleri, çağdaşlaşma gibi konularla, hemen hemen Osmanlı Türkleri kadar meşgul olmuşlardı.

XIX. yüzyılda, Osmanlı Tanzimatı ve Tatar Ceditçiliği arasında göze çarpan farklar ise, şöyle belirlenebilir: Osmanlılar, bu yüzyıl sonunda, XIII. yüzyıldan beri hükümran oldukları Balkanlar ve Doğu Avrupa'dan geri çekilmiş; kendi bağımsız kimliklerini oluşturma sürecindeki tâbi uluslarla egemenlik çatışması yaşamaktaydı. Bir ara geçerli görülen Osmanlılık kimliği ise, gayrimüslim teba tarafından bizzat silinmeye yüz tutmuştu. Çekildiği topraklarda Türk çoğunluklu Müslüman ahaliye dayalı milliyetçi kimlik ise, gelinen son gerçekçi nokta olmuştur. Bu topraklarda hiç fizikî işgali olmayan Avrupa uygarlığı, dinî farklara ve husumete rağmen üstünlüğü artık teslim edilen ilham kaynağı haline gelmişti. İmparatorluğun son savaşında bu hasma karşı mücadele verilmiş olsa da, cumhuriyetin geliştirdiği "Türk" kimliğinde, bu Batılı yön her alanda kurumsallaşarak devam etmiş, gelişmiştir.92

Oysa Tatarlar, XVI. yüzyıldan beri dahil oldukları Rus Devleti içinde, kendi tarihî vatanlarında fizikî işgali yaşamış; dinden dile kadar asimilasyon ve yok etme siyasetinin her türüne maruz kalmışlardı. Bu anlamda, Tatar millî kimliği de, tarihî bir refleks olarak korumacı, ancak XIX. yüzyılda aldığı gelişmelerle de yenilikçi bir karakter taşıyordu. Böylece Tatarlık, Rus olmama, Hıristiyanlaşma anlamıyla muhafazakarmillî, çağdaşlaşma, yazılı kültürün, öğretimin yayılması (marifetçilik) anlamında da yenilikçi ve mahalli bir karakter sergiliyordu.

Alfabe esas olmak üzere, OsmanlıTürk kimliği ile Tatar kimliğini karşılaştırmak dikkat çekici sonuçlar verebilir: Sovyet iktidarında 1918 yılından sonra, Hıristiyan misyonerlerinin hep meşgul olageldikleri "kara" işler, Tatarların içinde yeni oluşan mankurtlar eliyle yaptırılmaya başlanır. Rusya halklarını Hıristiyanlaştırmak için bütün gücüyle çalışan N. İ. İlminskiy, bu siyaseti başarılı bir şekilde gerçekleştirmek için, daha XIX. yüzyıl ortalarında, Tatarların Arap alfabesine dayanan yazısını "Kiril'e geçirme gereği"ni tespit eder. Bu misyoner, "Tatarlar için dua ve nasihatı Tatarcaya çevirip Arap alfabesiyle bassak, biz onları Hıristiyanlaştıramayacağız; çünkü Arap yazısı İslam dininin sembolü" diyerek, "Hıristiyan kitaplarını Tatarca olarak Kiril harfleriyle basmak gerek"93 teklifinde bulunur.

Türk dünyasının alfabe meselesinin uzun uzadıya görüşüldüğü Uluslararası I. Türkoloji Kongresi'nden (Bakü, 1926) önce, bir yanda misyoner İlminskiy ve Çarlığın imha siyasetçileri, yukarıda sözü edilen faaliyetleri uygulamaya girişirken, bir yanda da Kazan merkez olmak üzere, Türklüğün birçok bölgesinde iyi niyetli Türk maarifçileri tarafından alfabe konusu tartışmaya açılmıştır.94 Tatarcanın sözlüğünü hazırlayan Kayyum Nasırî'nin alfabenin ıslah edilmesi teklifinde bulunduğu 1895 yılından itibaren güçlenen reform hareketleri, usuli cedid hareketinden sonra Tatarcanın ünlüleri için Arap harflerine bazı ilaveler (tamgaçıklar) konmasıyla şekillenmiş;95 1911'de meşhur Tatar şairi Sait Remiyev'in İdil gazetesi sütunlarında Arap alfabesinin Latin harfleriyle değiştirilmesini istemesiyle,96 evrim (ıslah) tartışmaları boyutundan "devrim" boyutuna geçmiştir. Bununla beraber, Remiyev'in bu çıkışı, Ruslaşmaya karşı Müslüman kimliğiyle korunmaya çalışan Tatar aydınları arasında yankı bulmamış ve Arap yazısının ıslahı çalışmaları, XX. asrın ilk çeyreğine kadar gün geçtikçe hızını arttırmıştır.

SovyetTürk topluluklarının alfabeleri meselesinde bir kavşak manzarası sergileyen Bakü Türkoloji Kongresi sonucunda, Latin alfabesi her ne kadar bütün Türk topluluklarına taşınsa da, bu adım, Kiril harflerine geçişin ara basamağı olmaktan öteye geçemeyerek, Stalin'in hazırladığı ve Bakü KGB'since her yönüyle izlenip sonuçları ayarlanmış bir senaryoya dönüşmüştür. İdilUral delegasyonu, işte bu senaryoyu ön gördüğü ve Arap yazısını Ruslaşmaya karşı adeta bir zırh olarak değerlendirdiği için, Latin yazısının kabulüne şiddetle karşı çıkmıştır.97 Kazan Dilcilik Mektebi'nin meşhur âlimi Galimcan Şeref, ünlü SovyetTatar yazarı Galimcan İbrahimov ve Kazak dil biliminin kurucusu Ahmet Baytursunulı, kongrede ciddi bir düzeye ulaşan Latinleşmeye muhalefet kanadın en önemli temsilcileriydi. Eserlerinin ana teması "Ruslaştırma" ve "ana dili" olan G. İbrahimov'un biyografisinin incelenmesi bile,98 onun Arap harflerine sıkıca bağlılığının sebebini ortaya koymaya yetmektedir. G. Şeref ise, konuya daha ilmî ve teknik açıdan yaklaşarak, "imla meselesinin alfabe değiştirmeyle değil, ancak düzenlemeyle halledilebileceğini", "Latin alfabesinin Türkçeye uydurulması külfetinin, eski yazının ıslahından daha büyük olduğunu", iki alfabe karşılaştırıldığında "kol hareketinin yaptığı impulsların Latin harflerinde Arap harflerine göre %3035 fazla olduğunu" ve nihayet "bu alfabenin seçildiğini değil, seçtirildiğini"99 açıkça ifade etmiştir. Baytursunulı da, "Latin harflerine geçmenin Kazaklar için zaruri ihtiyaç olmadığını, hiçbir zaman da olmayacağını", "maddi külfete sebep olacağını", "Kazakların fonetik prensibi esas alan alfabeyi pratik olarak bir süredir kullandıklarını ve bu noktada gelenekten kurtulamayarak Arap yazısının tarihî imla prensiplerini devam ettiren Osmanlılar ve Azerilerden ayrıldıklarını",100 sonuç olarak "ıslah edilmiş Arap alfabesinin kullanılmaya devam edilmesi"101 gerektiğine dikkati çekmiştir.

İdilUrallı bilim adamlarının bu muhalif tavırlarına rağmen, Sovyet Türklüğünde ilk olarak Yakut Türklerinin Ortodoks Hıristiyan kimliklerinin de tesiriyle 1918'de, Azerbaycan Türklerinin de "Yeni Türk Elifbası" adıyla 1922'de benimsedikleri102 Latin alfabesi, 1931 yılına gelindiğinde bütün toplulukların "ortak yazısı" olmuştur. Böylelikle 1552'den beri süren "devlet" merkezli kültür asimilasyonu süreci, alfabe konusunda büyük bir başarı kazanarak sonuçlanmış; Kazanlı kültür adamlarının bu girişimleri durdurma teşebbüsleri "merkezin Latinleştirme planını değiştirmemiş, yalnız, uygulamayı geciktirmiştir. Tataristan hükümeti tarafından 1927 yılında alınan Latin harflerine geçme kararı, ancak 1931 yılında tam uygulanabilmiş ve böylece Türk halkları arasında, Latin harflerine (Yanelif) en son geçen Tatarlar olmuştur."103

Sovyetler Birliği Türklerinin yazıda Latinleştirilmeleri, "Stalin merkezli" bir projenin Kirili filizlendirmek hedefiyle sonuçlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nde gerçekleşen Alfabe Devrimi'ye birlikte SSCB'deki Türk topluluklarında gelişen Latinleşmenin senkronikliği ise, Atatürk'ün hem Türkçecilik bağları dolayısıyla genel Türklüğe olan yakınlığına hem de çağdaş uygarlığın kıyafetlerinden olan bir yazıya geçme amacına uygun düşmüştür.

Sovyet Türklüğünde durum böyleyken, Doğu Türkistan, hem coğrafî konumuyla hem de iki diktacı rejim arasında sıkışıp kalan siyasî durumuyla, Arap yazısını Türkİslam kimliğinin en önemli parçası olarak görmüş ve Latin yazısını Tatarlarlardan çok daha uzun yıllar sonra (1965) resmen almıştır.104 1928 Semerkand Kurultayı ile Uygurların gündemine giren yazının Latinleştirilmesi fikrinin, 1930'lardan beri kaynayan bir kazan halinde olan ve bağımsızlık hareketlerinde birçok kültür adamını kurban veren Uygur Türklerinin Kasım 1933'te kurduğu Doğu Türkistan Türkİslam Cumhuriyeti'nin varlığını tehdit eden bir asimilasyon süreci parçası olarak değerlendirmesi ve hiçbir zaman benimsememesi çok dikkat çekicidir.

Yazının Kirilleştirilmesi bir yana, Latinleştirilmesine bile karşı tavır alan Uygurların, Stalinist divide et impera "böl ve yönet" tezinin önde giden destekçisi Çin lideri Mao'nun izlediği diktacı kültür politikaları sonucu, 1956 Urumçi Kongresi'yle alınan Kiril alfabesini kullanma kararını duyduklarında büyük hayal kırıklığı yaşamaları anlaşılabilir bir hâldir; zira Kiril, Latin'le mukayese edildiğinde kimlik parçalayıcılığı daha yüksek bir yazı sistemiydi. 1939'da Stalin'in yasakladığı Latin yazısı ve her Türk topluluğuna ayrı birer Kiril alfabesi uygulamasının getirdiği sonuçlar ortadayken, Doğu Türkistan'daki Türk gruplarına (Uygur, Kazak, Kırgız, Salar, Tuba, Özbek, Tatar) ayrı birer Kiril alfabesi benimsetilmesi, bu toplulukların kültür ve kimlik felci geçirmesine sebep olacaktı. Ancak tarihin bazen farklı bir seyirle toplumların kaderini değiştirdiğine tanık oluyoruz: 1950'lerin sonunda bozulan ÇinSovyet ilişkileri, Kiril yazısının sonunu getirmiş ve Latin alfabesine yeniden kapı aralanmıştır. Bununla beraber, Latinleşme, Türkiye Cumhuriyeti'nde olduğu gibi, Doğu Türkistan halkının kurtuluşu veya medenî bir uyanışı şeklinde gerçekleşmemiş; Sovyetler Birliği Türklüğüne "giydirilmiş dar elbise" manzarasını ortaya çıkarmış; bu suretle de Arap yazısı Doğu Türkistan Türkleri tarafından hiç bırakılmamış, gayrıresmî olarak 1983 yılına kadar kullanılmıştır. 1983 yılında yeniden kabul edilen Arap yazısı "Uygur yazıgının elipbası" adıyla resmiyet kazanmıştır ve Doğu Türkistan Türkleri, İranIrak Türkleri hariç tutulduğunda, Türk dünyasında Arap yazısını XXI. asra kadar kullanagelen tek topluluk olarak tarihe geçmişlerdir.

Bu suretle, Latin harflerinin Türkiye, Sovyetler Birliği ve Çin Türkistanı'nda benimsenmesi arasında büyük farklılıklar olduğu ortaya çıkmaktadır.

Atatürk'ün çağdaşlaşma ve Batı teknolojisine yetişme endişesiyle toplumla tek vücut halde gerçekleştirdiği devrimler, "Türk" kimliğinin netleştiren berrak bir su halini alırken, SSCB ve Çin'in emperyalist liderlerinin kültür danışmanlarının, toplumu yok sayarak giriştikleri Latinleştirme hareketleri, "Türk" kimliğini bulanıklaştıran puslu birer aynaya dönüşmüş ve yukarıda da söylendiği gibi yirmi yıl içinde Kiril alfabesine geçiş için ara basamak vazifesini üstlenmiştir. Böylelikle "1939'dan itibaren kendi edebî dillerini 20 ayrı alfabede yazan SSCB dahilindeki Türklerin Rus alfabesinde bile ortaklaşmalarına imkan tanınmayan"105 imha siyasetinin ürünleri, ayrı birer "millet", ayrı birer "dil" etiketiyle XXI. asra gelmiştir. Gaspıralı'dan beri hayata geçirilmeye çalışılan "yazıda birlik" ise, yapılan tüm iyi niyetli çabalara ve 1820 Kasım 1991 tarihli 34 harflik "Ortak Türk Alfabesi" (Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi, İstanbul) kabulüne rağmen, hâlâ ütopik mahiyetini korumaktadır. Bu toplantıya "sadece dilci Türkologların çağrılması ve konunun öğretmenler, devlet adamları, matbuat ve bilgisayar uzmanları olmadan karara bağlanması",106 34 harflik bu "ortak alfabenin", Türk toplulukları arasında hemen hemen hiç benimsenmeyip pratiğe geçirilmeden kağıt üzerinde kalmasının sebebini açıklamaktadır. Bugün resmî boyutta, ama yaygınlaşamamış halde Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Karakalpakistan, Kırım, Gagauz ve Tataristan Türklerinin kullandığı bu "ortak alfabe"de ortaklığın aksine, "ayrımcılık" ifade eden ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 29 harfine alışık bir göze hitap etmeyip yabancılık ve aykırılık telkin eden işaret değerleri (â, q, w, x), bu ortak alfabedeki başlıca kusur olarak göze çarpmaktadır. Bütün bu kusurların, dilci Türkologların dışında farklı alanlardan da uzman kişilerin katılacağı bir dizi toplantıda alınacak sağlam kararlarla ve devlet başkanlarının hemfikir olarak kabul edecekleri yeni bir ortak yazı sistemiyle kapatılması mümkündür. Aksi halde, 34 harflik "Ortak Türk alfabesi"nin, I. Bakü Türkoloji Kongresi'nde alınan kararla kullanıma giren "Birleştirilmiş Türk Alfabesi"nde mevcut 33 harfin sadece 23'ünün TürkLatin alfabesiyle ortaklığının bulunmasındaki tarihî hatanın tekerrürü mahiyetine girmesi kaçınılmazdır.

Sonuç olarak, Türkçeye uygulanan yazıların millî Türk kimliğiyle iç içe yürüyen iki sisteminden söz edilebileceğini vurgulamalıyız. Bunlar, Orhun ve Yenisey bölgelerinde kullanılan Türkçenin bilinen ilk yazı sistemi Göktürk ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 1928'de kabul ettiği TürkLatin alfabesidir. Bunlar, hem Türkçenin fonemlerini kusursuz denebilecek ölçüde karşılamalarıyla hem de diğer yazı sistemlerine göre daha kolay öğrenilmeleriyle, kullanıldıkları dönemin en yetkin yazı sistemleri olmuştur. Göktürk ve TürkLatin yazısı, aynı zamanda Türklerin hiçbir din ve inanç sisteminin etkisi altında kalmaksızın benimsediği sistemlerdir. Göktürk yazısı, totemistik bazı sembol ve mülkiyet damgalarından kaynağını alan orijinal bir yaratma olarak Türkçeye uygulanırken, Latin alfabesi Atatürk liderliğinde kurulan dil heyetinin çalışmalarıyla, gelecekte hiçbir reforma ihtiyaç kalmayacak biçimde, Türkçeye mükemmelen uygulanmıştır. Türklerin kullandığı diğer yazı sistemlerinden Uygur ve Arap alfabeleri ise, kullanıldıkları zaman diliminin uzunluğu, yayıldıkları coğrafyanın genişliği, Türk devletleri ve toplulukları arasında sağladıkları birlik ve binlerce nadir el yazmasının yazıldığı grafik araçlar olmaları dolayısıyla, Türklüğün nadide mirasları arasında anılmaya lâyık yazı sistemleridir. RusKiril alfabesi ise, Türklerin seçme yoluyla değil, dayatmayla kullandıkları tek alfabe olmasıyla nadide bir yerdedir. Tarihte ilk kez, doğu Ortodoks Slavları tarafından kullanılan ve Karadeniz'in kuzey doğusundaki Hazar Türklerini ve Tuna Slavlarını Hıristiyanlaştırdıkları için "Slavların havarileri" olarak tanınan Ortodoks azizleri St. Kyrillos ile kardeşi Methodios'un geliştirdiği ve isimlendirdiği bu alfabe, nihayet XX. yüzyıl ortasında, çağdaş Türklüğün bölünmesi ve birbirinden uzaklaştırılması yolunda en büyük faktör olmuştur. St. Kyrillos'un başlattığı Türkleri Hıristiyanlaştırma faaliyetleri, tarih boyunca hiç sekteye uğramadan bugüne kadar gelmiştir.

Türklüğün bugün kullandığı alfabeler arasında bir tercih yapılacak ve Türk dünyasında ortak bir alfabeye doğru gerçek bir adım atılacaksa, 34 harflik "Ortak Türk Alfabesi"nden RusKiril harfleri (x, j gibi) ile asrın başında, Türkiye Cumhuriyeti'nde Atatürk'ün ve dil heyetinin reddettiği orijinal Latin işaretlerini (â, q, w gibi) kaldırmak ve Türkiye Cumhuriyeti'nin alfabesinde buluşmak gerekmektedir. Böylelikle dilin içerisinde bu fonemler, zamanla Türk dili tarihinde olduğu gibi dal seslere (alofon) dönüşecektir. Aksi halde, Türk dünyasında gerçek anlamıyla ortak bir alfabenin oluşturulması mümkün değildir.



1 Üzbek Bayçura, "İçtimaîTarihî Âmillerin Alfabeler ve İmlalar Üzerindeki Tesiri" (Çev. D. Elçin), Türk Kültürü, s. 226, yıl XX, Şubat 1982, s. 219.
2 Bilinen en eski Türk damgası 3000 yıl öncesine ait olup Kazakistan'ın Ulutav ve Kiçitav çevrelerinde yapılan Karasug kültürüne ait mezarlardan çıkarılan çömleklerdeki Y şeklindeki kabile damgasıdır. ("Damga", Türk Ansiklopedisi, 12. c., MEB Yay. Ankara 1964).
3 Uygur metinlerinden itibaren bildiğimiz "ruhânî kimse" anlamlı bahşı'nın (
1 millî kültürünün koruyucuları oldukları kadar, idarî görevlerde de bulunduklarına dair bkz. M. Fuad Köprülü, Bahşı, Edebiyat Araştırmaları I, İstanbul 1989, s. 145156.
4 N. N. Kozmin, "Orhun Abideleri Muharriri Atısı Lakaplı YollığTigin I", (çev. A. Caferoğlu), Ülkü, s. 53, c. IX, Temmuz 1937; 349358. s.; II, Ülkü, c. IX, sayı 54, s. 431440.
5 D. Diringer, The Alphabet, A Key to the History of Mankind, C. I, New York 1968, s. 29.
6 A. Caferoğlu, Türk Dili Tarihi I, İstanbul 1970, 121. s.; toplu değerlendirme için ayrıca bkz. Halil Açıkgöz, "Türklerin Kullandığı Alfabelerden Göktürk Alfabesi", Yeni Türkiye 15, Türk Dünyası Özel Sayısı, I, MayısHaziran 1997, yıl 3, sayı 5 s. 234244.
7 A. C. Emre, Eski Türk Yazısının Menşei, İstanbul 1938; Sir G. Clauson, Turkish and Mongolian Studies, London 1962; A. Caferoğlu, a.g.e., O. Pritsak, "Turkology and Comparative Study of Altaic Languages", "The System of the Old Runic Script", JTS (TUBA), C. 4, Harvard 1980, 83100. s.; A. RönaTas, "On the Development and Origin of the East Turkic'Runic' Script", Acta Orientalia Hungarica XLI (1), 1987, s. 714.
8 Viktor GuzevSergey G. Klyaştorniy, "Genel Yazı Nazariyesi Işığında Göktürk Yazısının Menşei Meselesi (Okunuşunun 100. Yıl Dönümü Dolayısıyla)", TDAYBelleten 1993, Ankara 1995, s. 2733; Edward Tryjarski, "Asya ve Avrupa'daki Runik Yazıların Anonimliği, Farklılığı ve Yayılımı", TDAYBelleten 1993, Ankara 1995, s. 4349.
9 Mülkiyet sembolünü gösteren x işareti, şu yazılarda değerlendirilmiştir: A. RönaTas, "Tallystick and Divination in the Iconography of Lhamo", Acta Orientalia Hungarica VI, 1956, s. 163179; aynı yazar "On the Development and Origin of the East Turkic 'Runic' Script", Acta Orientalia Hungarica XLI (1), 1987, s. 714.
10 D. Diringer, a.g.e., s. 35.
11 Çin ve Bizans kaynaklarında anılan bu belgelerin Göktürk harfleriyle yazılmış mektuplar olduğu ve Göktürk alfabesinin VI. yüzyılda kullanılmaya başladığına dair bkz. D. Sinor, "[Kök] Türk İmparatorluğu'nun Kuruluşu ve Yıkılışı" (çev. Talat Tekin), Erken İç Asya Tarihi, İletişim Yay., İstanbul 2000, s. 406; İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Boğaziçi Yay., İstanbul 1993, s. 95; T. Tekin, Tarih Boyunca Türkçenin Yazımı, Simurg Yay., Ankara 1997, s. 27; O. F. Sertkaya, "En Eski Devrelerinden Uygurlara Kadar Türk Dili", Yeni Türkiye, Türk Dünyası Özel sayısı I, MayısHaziran 1997, yıl 3, sayı 15, s. 227.
12 N. Diyarbekirli, "Kazakistan'da Bulunan Esik Kurganı", Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan, İstanbul 1973, s. 291304.
13 O. F. Sertkaya, a.g.m., s. 227233.
14 İ. Kafesoğlu, Eski Türklerin Dini, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1980; JeanPaul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini (Çev. Prof. Dr. Aykut Kazancıgil), İstanbul 1998.
15 M. Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 3, Tip Tahlilleri, İstanbul 1985, s. 30.
16 JeanPaul Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık (çev. Lale Arslan), İstanbul 2001, s. 38.
17 Gyula Nemeth, "The Runiform Inscriptions from NagySzentMiklös and the Runiform Scripts of Eastern Europe", Acta Linguis. Hung., XXI, 1971, s. 152.
18 Istvan Vâsâry, "Runiform Signs on Objects of the Avar Period (6th8th CC. A. D.)", Acta Orientalia Hungarica XXV, 1972, s. 335347.
19 M. Mori, "Kuzey Asya'daki Eski Bozkır Devletlerinin Teşkilatı", Tarih Enstitüsü Dergisi, s. 9, İstanbul 1978, s. 224; İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Boğaziçi Yay., İstanbul 1993, s. 235236.
20 Şinasi Tekin, "Mani Dininin Uygurlar Tarafından Devlet Dini Olarak Kabul Edilişinin 1200. Yıldönümü Dolayı İle Birkaç Not (7621962)", TDAYBelleten 1962, s. 111.
21 Gülçin Çandarlıoğlu, "UygurÇin İktisadî Münasebetleri, Atİpek Alışverişi (744840)", İ. Ü. Tarih Dergisi, s. 34, İstanbul 1984, 7380. s.; Colin Mackerras, "Uygurlar" (çev. Şinasi Tekin): Erken İç Asya Tarihi (Der. Denis Sinor), İletişim Yay., İstanbul 2000, s. 453.
22 M. Mori, "Soğdluların Orta Asya'daki Faaliyetleri", TTKBelleten XLVII, s. 185, Ankara 1983, s. 339352.
23 A. K. Narain, "İç Asya'da HintAvrupalılar" (çev. Levent Köker): Erken İç Asya Tarihi (Der. Denis Sinor), İletişim Yay., İstanbul 2000, s. 243.
24 D. Diringer, a.g.e., s. 229.
25 S. Tezcan, "En Eski Türk Dili ve Yazını", Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 305.
26 R. R. Arat, Eski Türk Şiiri, TTK Yay., Ankara 1991, s. 525.
27 Colin Mackerras, a.g.m., s. 450.
28 Colin Mackerras, a.g.m., s. 454.
29 O. F. Sertkaya, "Kağıda Yazılı Göktürk Metinleri ve Kağıda Yazılı Göktürk Alfabeleri": Göktürk Tarihinin Meseleleri, Ankara 1995, s. 277292.
30 Jan Assmann, Kültürel Bellek, Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik (çev. Ayşe Tekin), İstanbul 2001, s. 170.
31 Marcel Erdal, "Further Notes on Irk Bitig", Turkic Languages, C. I/12, 1997, 63102. s.; aynı yazar, "Irk Bitig Üzerine Yeni Notlar", TDAYBelleten 1977, Ankara, 1978, s. 87119.
32 R. R. Arat, "Uygur Alfabesi", Makaleler, TKAE Yay., Ankara 1987, s. 678.
33 Soğut harfli Bugut ve Karabalgasun Yazıtları, Türkçenin değil, Soğutçanın kaydedilmesinde kullanıldığı için, bu eserleri tabiî olarak değerlendirme dışı bıraktık.
34 A. von Gabain, "Alttürkische Texte in sogdischer Schrift", HungaroTurcica, Studies in Honour of Julius Nemeth, Budapest 1976, s. 6977.
35 D. Diringer, a.g.e., s. 245.
36 Uygur alfabesi için bkz. Sir G. Clauson, a.g.e., s. 100113, 175187; R. R. Arat, "Uygur Alfabesi", a.g.e., 674699. s; A. von Gabain, "Eski Türkçenin Yazı Dili" (çev. Sabit Paylı), TDAYBelleten 1959, Ankara 1998, s. 311329; T. Tekin, a.g.e., s. 4150; A. M. Şçerbak, "Uygur Alfabesi Hakkında" (çev. Ö. Tabaklar), İlmî Araştırmalar, 10, İstanbul 2000, s. 189194.
37 A. Caferoğlu, a.g.e., s. 164.
38 D. Diringer, a.g.e. I, s. 262, 278.
39 JeanPaul Roux, a.g.e., s. 2001, 318.
40 S. Tezcan, a.g.m., P. Zieme, "Editions and Studies of Uighur Texts from Turfan And Dunhuang Since 1970", Journal of Central Asia, C. VI, no. 1, Temmuz 1983, s. 81101.
42 Groenbech, Kaare, "İç Moğolistan'daki Türk Yazıtları", TTKBelleten, C. 8, S. 2932, 1944, s. 457460; Çetin Cumaguluv, Yazık sirotyurskih (nestorianskih) pamyatnikov kirgizii, Avtoreferat, Frunza 1969.
42 Uygur kültürü hakkında bkz. Şinasi Tekin, "Uygur Edebiyatının Meseleleri", TKA, yıl: II, sayı 12, Ankara 1965, s. 2667; Emel Esin, İslamiyet'ten Önce Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, TKEK II, c. I/b'den ayrı basım, İstanbul 1978; B. Ögel, İslamiyet'ten Önce Türk Kültür Tarihi, TTK Yay. Ankara 1991; Lâszlö Rasony, Tarihte Türklük, TKAE Yay., Ankara 1993; Semih Tezcan, "En Eski Türk Dili ve Yazını", Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 271323.
43 Soğut kavminin Türkleşmesi için bkz. Karl Krippes, "Sociolinguistic Notes on the Turcification of the Sogdians", Central Asiatic Journal 35, Wiesbaden 1991, s. 6780.
44 Tamga, en eski Türk kültür sözlerinden biri olarak Moğolcaya aslî anlamıyla girerken, Rusçanın "gümrük" anlamını karşılayan Türkçe alıntısı olmuştur (M. Vasmer, Etimologiçeskiy slovar' russkogo yazıka, tom 1, Moskva 19641973, s. 499).
45 V. V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan (Haz. H. D. Yıldız), TTK, Ankara 1990, s. 411416.
46 R. R. Arat, "Fatih Sultan Mehmed'in Yarlığı", Makaleler, TKAE Yay., Ankara 1987, s. 783820.; s. 157184; O. F. Sertkaya, İslamî Devrenin Uygur Harfli Eserlerine Toplu Bir Bakış, Bochum 1977.
47 R. R. Arat, "Babür ve Yazısı", a.g.e., s. 961964; Ali Alparslan, "Babur'un İcad Ettiği 'Baburî Yazısı' ve Onunla Yazılmış Olan Kur'an", Türkiyat Mecm., c. XVIII, 19731975, İstanbul 1976, 161166+II Levha; aynı yazar, "Babur'un İcad Ettiği Baburî Yazısı", Türkiyat Mecm., c. XIX, 19771979, İstanbul 1980, 207209+2 Levha.
48 A. Zajaczkowski, "Hazar Kültürü ve Varisleri" (çev. Çağatay Bedii), TTKBelleten, c. 27, s. 105108, Ankara 1963, s. 477483.; Peter Golden, Khazar Studies, An HistoricoPhilological Inquiry into the Origins of the Khazars, III, Budapest 1980.
49 Karaylar ve Karay Türkçesi hakkında bkz. O. Pritsak, "Das Karaimische", PhTF I, Wiesbaden 1959, s. 318340; K. Musayev, Grammatika Karaimskogo Yazıka, Moskva, 1964; A. Dubinski, Caraimica, Prace Karaimoznawcze, Warszawa 1994; M. Öner, Bugünkü Kıpçak Türkçesi, TDK Yay., Ankara 1998; aynı yazar, "Karay Türkçesinde Eski Unsurlar", IV. Uluslararası Türk Dili Kurultayı, İzmir, 2629 Eylül 2000; aynı yazar, "Mykolas Firkovicius'un Ardından", Türk Dili, sayı: 588, Aralık 2000, s. 667669.
50 A. Zajaczkowski, a.g.m., s. 478.
51 İ. Kafesoğlu, a.g.e., s. 167.
52 M. Öner, a.g.e., s. XXIII, 40. not.
53 Son devir Latin alfabeli Karay Türkçesi yayınlar için bkz. Karay Yırları (Der. M. İ. Firkoviç, Vilnius 1989; Karaj Koltchalary, Karaimy Maldos (der. Mykolas Firkovi2ius), Vilnius 1993; David BijnP Machtav 1ozmalary, Vilnius 1994 (der. Mykolas Firkovi2ius); 1yr2ychlej U2ma Trochka, Lietuva karajlarnyn jyrlary (yay. Karina Firkavi2iute), Vilnius 1997; Karaj Dinliliarnr Jalbarmach Jergialiari, 1 bitik, Ochumach ü2iu kieniesada Karaimy (der. Mykolas Firkovi2ius), Lithuania 1998; 2 bitik, Ochumach ü2iu2 adiet' vahdalarynda, Lithuania 1999; yelomonun Ma{allary, Süleyman'ın Meselleri, Patarlıy Knyga (Proverbia) (derleyen ve yayımlayan: Mykolas Firkovi2ius), Ankara 2000 (Bu son yayın, İbraniceden Karay Türkçesine çevrilmiş Ahdi Atik'in orijinal İbrani alfabeli el yazmasının faksimilisini de içermektedir).
54 Grek harfli Türkçe eserlerin son analitik bibliyografyası için bkz. E. Balta, Karamanlidika, Additions (15841900) Bibliographie analytique, Centre d'Etudes d'Asie Mineure, Athenes 1987; aynı
50 yazar, Karamanlidika, XX Siecle. Bibliographie analytique, Athenes 1987; aynı yazar, Karamanlidika: Nouvelles Additions et Complements I, Athenes 1997.
55 Bu konuda bkz. Şinasi Tekin, "Türk Dünyasında Gazâ ve Cihâd Kavramları Üzerine Düşünceler", İştikakçının Köşesi, Simurg Yay., İstanbul 2001, s. 151197.
56 Laszlö Rasony, Tarihte Türklük, TKAE Yay., Ankara 1993, s. 158.
57 Enver Ziya Karal, "Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu", Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, TTK Yay., Ankara 1994, s. 13.
58 Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Kuruluşu, Ankara 1996, s. 420.
59 Kutadgu Bilig'in üç nüshasından 1439'da Herat'ta istinsah edileni Uygur harflidir.
60 Atebetü'lHakayık'ın altı nüshasından en titiz ve ciddi olanı (Ayasofya nüshası), 1444'te Semerkant'ta ünlü bahşı (kâtip) Zeynülâbidin Cürcanî tarafından istinsah edilmiş olup Uygur harflidir. 1480'de İstanbul'da meşhur saray kâtibi Abdürrezzak Bahşı tarafından istinsah edilen nüshası ise (Ayasofya), UygurArap harfleriyledir. Fatih Sultan Mehmed'in Akkoyunlulara karşı başlattığı başarılı seferinden sonra aynı saray kâtibine, Orta Asya devletlerinde göndermek üzere Karahisar'da yazdırdığı yarlık (zafernâme) da Uygur harflidir (Bkz. R. R. Arat, Kutadgu Bilig I Metin, TDK Yay., Ankara 1979, s. XXXVXXXVI).
61 Şinasi Tekin, "Eski Türk Yazı Dillerinin Özellikleri Üzerine Düşünceler ve Bunların Teşekkülü ile Türk Siyasî Birlikleri Arasındaki İlişkiler", Tarih ve Toplum, Mayıs 1992, c. 17, s. 101, s. 271.
62 Bkz. Şinasi Tekin, "Bilinen En Eski İslamî Türkçe Metinler: Uygur Harfleriyle Yazılmış Karahanlılar Devrine Ait Tarla Satış Senetleri (473, 483=1080, 1090)", Selçuklu Araştırmaları Dergisi, III, Malazgirt Zaferi Özel Sayısı, Ankara 1971, s. 157186.
63 Günay Karaağaç, "Dilcilikte İlk Şekil ve DoğruYanlış Kavramları", Türk Dili, sayı 560, Ağustos 1998, s. 100101.
64 Bu kurala benimsediği diğer inançlar (Maniheizm, Budizm, Nasturîlik vb.) dolayısıyla alışkın olan Türklüğün, göz ardı ettiği bir paradoks bulunmaktadır: Benimsenen dinin taşıyıcısı olan alfabeyi kendilerinden önce kullanan milletlerin dili, hiçbir şekilde Türkçenin morfolojisentaks düzenine uymamaktadır. Oysa Latince, (her ne kadar HintAvrupalı olmayan bazı Hıristiyan halklar tarafından kullanılmış olsa da) Avrupa dillerinin çoğunun "ata"sıydı ve bu milletler, sadece mahallî ağızları, yazı dili haline getirmek suretiyle Rönesansı gerçekleştirmişlerdi. Türklüğün bir millî uyanışa geçmesindeki geç kalışın en önemli sebeplerinden birisi, alfabelerini kullandığı veya çeşitli ilişkilerde bulunduğu ÇinTibet (Çince, Tibetçe), HintAvrupa (Soğutça, Sanskritçe, Farsça), Sami (Arapça) ve Slav (Rusça) dillerini temsil eden topluluklarla çok erken zamanlarda kültür alışverişini başlatması ve bu alışverişin "alış" kısmının, tarihin bazı devrelerinde aşırılık boyutlarına ulaşmasıdır. Yukarıda konu edilen Türkçecilik gayretlerinin ise, yüzlerce yıl içinde bu kadar az sayıda temsilcisinin bulunması, dil ile dinin birbirinden bağımsız düşünülemez duruma gelmesinden kaynaklanmaktaydı. "Cennet ehlinin dili Arapçadır. Buharalıların dili cehennemliktir." gibi uydurma hadislerle ortaya çıkan ve Türkçeyi uzun süreli bir bayağılık devresine sokan Arap milliyetçiliğine, kozmopolit okuryazar Türkler eşsiz bir "misafirperverlik" göstermişlerdir. Bu misafirliğin rahatsız edici ölçüde uzamasına, hatta kalıcılaşmasına karşı ise, korunmacı bir iç güdü bile sergilenmemiştir: "Allah'ın kelamı" sayılan Arapça (ya da "Rabça"), bilim dili olurken, Firdevsî'nin Şehnâmesi'yle yeniden tırmanışa geçen ve Türk "koruyucusu"nun zihniyetinde Arapça kadar "cennetlik" olan Farsça, kültür dili haline gelmiştir. (Bu konu ve Farsların millî dillerini Arapça karşısında geliştirmeleri için bkz. Ramazan Korkmaz, "Dil Bilincimizin Serüveni veya Bir Varlık Alanı Olarak Türkçe ve Atatürk", Türk Dili, sayı: 580, Nisan 2000, s. 319326).
65 Bkz. E. Z. Karal, a.g.m., s. 4041.
66 Bkz. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul 1989, s. 68.
67 Fuad Köprülü, "Millî Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri": Edebiyat Araştırmaları I, İstanbul 1989, s. 281287.
68 Tanzimat ve sonrasındaki gelişmeler için bkz. Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Ankara 1972; Bernard Lewis, a.g.e., Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1997.
69 E. Z. Karal, a.g.m., s. 63.
70 Bu konularda bkz. D. Diringer, a.g.e., The World's Writing Systems (Ed. Peter T. DanielsWilliam Bright), Oxford University Press, 1996.
71 Fevziye Abdullah Tansel, "Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebbüsler ve Neticeleri (18621884)", TTKBelleten 1953, c. XVII, s. 6568, Ankara 1950, s. 224225.
72 Ahundzâde'nin İstanbul'daki görüşmeleri ve alfabe lâyihası için bkz. Mirza Fethali Ahundzade, Komediler (Temsilât) (Haz. Yavuz Akpınar), Ege Üniversitesi Edebiyat Fak. Yay., İzmir 1988, 1016. s.
73 Geniş bilgi için bk. M. Şakir Ülkütaşır, Atatürk ve Harf Devrimi, TDK Yay., Ankara 1973; Rekin Ertem, Elifbe'den Alfabe'ye Türkiye'de Harf ve Yazı Meselesi, İstanbul 1991; Bilal N. Şimşir, Türk Yazı Devrimi, TTK Yay., Ankara 1992.
74 Bkz. M. Şakir Ülkütaşır, a.g.e., s. 25. 26; Rekin Ertem, a.g.e., s. 135173; Bilal N. Şimşir, a.g.e., s. 2054.
75 M. Şakir Ülkütaşır, a.g.e., s. 28.
76 M. Öner, a.g.e., s. XIX. XX.
77 A. von Gabain, "Codex Cumanicus'un Dili", Tarihî Türk Şiveleri (Haz. Mehmet Akalın), TKAE Yay., Ankara 1988; s. 67.
78 Agop Dilaçar, "Gramer: Tanımı, Adı, Kapsamı, Türleri, Yöntemi, Eğitimdeki Yeri ve Tarihçesi", TDAYBelleten 1971, Ankara 1989, s. 128; Talât Tekin, Tarih Boyunca Türkçenin Yazımı, Simurg Yay., İstanbul 1997, s. 90, 93, 94.
79 G. Hazai, "Jakab HarsânyiNagy'ın Latin Harfleriyle Yazılmış Türkçe Metinleri", TDAYBelleten 1971, Ankara 1989, s. 4759.
80 Agop Dilaçar, a.g.m., s. 128130.; Franciscus â Mesgnien Meninski, Thesaurus Linguarum Orienalium TurcicaeArabicaePersicae = Lexicon TurcicoArabicoPersicum IVI (yay. Mehmet ÖlmezStanislaw Stachowski), İstanbul 2000.
81 Agop Dilaçar, "Prof. J. Nemeth's Role in the Turkish Alphabet and Language Reform", HungaroTurcica, Studies in Honour of Julius Nemeth, Budapest 1976, s. 351.
82 Bu konuda bkz. Talât Tekin, "Avrupalılar ve Türkçenin Latin Harfleriyle Yazımı", Türk Dili, Kasım 1978, sayı: 326, s. 590594.
83 B. Şimşir, a.g.e., s. 215.
84 Şinasi Tekin, "Eski Türk Yazı Dillerinin Özellikleri Üzerine Düşünceler ve Bunların Teşekkülü ile Türk Siyasî Birlikleri Arasındaki İlişkiler", Tarih ve Toplum, Mayıs 1992, C. 17, S. 101, s. 270.
85 Arap yazısının Türkler tarafından benimsendiği ve Türkçeye uyarlandığı tarihler, aynı zamanda bu yazının ilk ıslah edilişi olarak da değerlendirilebilir.
86 B. Şimşir, a.g.e., s. 22; aynı yazar, Azerbaycan'da Türk Alfabesi Tarihçe, TDK Yay., Ankara 1991.
87 Bu yazıyı hazırlarken, İdilUral bölgesinde alfabe reformları ve bunun TürkTatar kimliğiyle ilişkisi konusundaki bilgilerinden yararlandığım hocam Doç Dr. Mustafa Öner'e teşekkür ederim.
88 Bu konuda bkz. Ravil Emirhan, "Altın Ordu ve Vicdan HürriyetiRusya ile Mukayeseli Şekilde" (akt. Mustafa Öner), Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, 90. cilt, s. 101113; Fuat Veliyev,
85 "Sibirya'da İslam" (akt. Mustafa Öner), a.g.y., 100. cilt, s. 119125; Akdes N. Kurat, "Rus Hakimiyeti Altında İdilUral Ülkesi", DTCFD, XXIII. cilt, s. 34, s. 91126.
89 Mustafa Öner, "I. Bakû Türkoloji Kongresinde İdilUral Türkleri": 1926 Bakû Türkoloji Kongresi'nin 70. Yıl Dönümü Toplantısı, TDK Yay., Ankara 1999, s. 13.
90 Bkz. A. Battal Taymas, "Türk Dünyasında Usulücedid Hareketi", Türk Kültürü, sayı: 18, Nisan 1964, 119125. s.; Ahmet Kanlıdere, "Kazan Tatarları Arasında Tecdit ve Cedit Hareketi (18091917)", Türkiye Günlüğü, sayı: 46, Yaz1997, s. 8996.
91 Mustafa Öner, "Abdullah Tukay'ın Bir Şiiri: Şüreli", Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi VI, İzmir 1991, s. 193, 194, 195.
92 Bkz. Mustafa Öner, "Türkiye Cumhuriyeti'nin Dil Politikaları Üzerine Bir Değerlendirme": Atatürk'ün Harf Devrimi ve Türk Dünyasına Yansımaları Sempozyumu, Karadeniz Teknik Üniversitesi Kafkasya ve Orta Asya Ülkeleri Uygulama ve Araştırma Merkezi Yay., Trabzon 1999, s. 919.
93 Ebrar Kerimullin, Tel Milletnen Sakçısı, Kazan 1997, s. 1314.
94 M. Öner, "I. Bakû Türkoloji Kongresinde", s. 14.
95 Mustafa Öner, "Islah Edilmiş Tatar Alfabesi ve Huca Bediî'nin Derlediği Tatar Ata Sözleri", Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi X (Üzbek Bayçura Özel Sayısı), Ege Üniversitesi Edebiyat Fak. Yay., İzmir 2001, s. 217.
96 M. Öner, "I. Bakû Türkoloji Kongresinde", s. 14.
97 Bazı araştırmacılar, bu karşı çıkışın ardında Kazan'daki basın endüstrisinden sağlanan gelirin tıkanacağı kaygısının yattığını ileri sürmüşse de (Bilal Şimşir, a.g.e., 127. s.), aslolan Tatarların, kimliğini kaybetmemek için bir var olma mücadelesi sergilemiş olduklarıdır.
98 Rafeil MostafinReis Davutov, "Repressiya Kurbanı Tatar Yazarları" (Akt. Mustafa Öner), Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, sayı 3, Bahar 1997, s. 149150; Mustafa Öner, "Bir Tatar Bolşeviğinin Ana Dili Mücadelesi", Türk Dili, sayı: 546, Haziran 1997, s. 551557; aynı yazar, "İdilUral'dan Bir Aydın: Alimcan İbrahim (18871938)", Türk Yurdu, Eylül 2001, cilt: 21, sayı: 169, s. 5861.
99 M. Öner, "I. Bakû Türkoloji Kongresinde", s. 1923.
100 Baytursunulı'nın bahsettiği fonetik prensibi esas alan Arap yazısı, Sovyet öncesi Türkçe metinlerde kullanılan Klasik Çağatay (Nevaî) imlasıdır.
101 Mehmet İsmailVahit Türk, "Birinci Türkoloji Kurultayı'nda Ahmet Baytursunulı'nın Bildirisi ve Bir Değerlendirme", Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Derg., s. 8, Güz 1999, s. 406425; Ferhat Tamir, Ahmet Baytursunoğlu ve 1926 Bakû Türkoloji Kongresi": 1926 Bakû Türkoloji Kongresi'nin 70. Yıl Dönümü Toplantısı, TDK Yay., Ankara 1999, s. 115119.
102 B. Şimşir, Türk Yazı Devrimi, s. 347.
103 M. Öner, "I. Bakû Türkoloji Kongresinde", s. 24.
104 B. Şimşir, a.g.e., s. 333.
105 Mustafa Öner, "Ortak Türk Alfabesi" Hakkında Bazı Notlar: Yeni Türkiye 15, Türk Dünyası Özel Sayısı I, MayısHaziran 1997, yıl 3, sayı 15, s. 207.
106 M. Öner, a.g.m., s. 209.